40. SANAT YILI
OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman
Türk Basınında "Osman Şahin" hakkında yayınlanan bazı yazıları derleme şansımız oldu...
"TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK AÇISINDAN OSMAN ŞAHİN ÖYKÜCÜLÜĞÜ"
Yılmaz Odabaşı "Vivaldi Zülfo" Erganili Kör Kavalcıya ithafen...
Erdal ATICI, "Yasadigim Cagda...", Aralik, 2008
Arşivden yazılar devam edecek...
Bugün ülkemizde daha çok roman yazılıyor, roman okunuyor, roman incelemeleri yapılıyor. Denilebilir ki Batı Avrupa'nın on dokuzuncu yüzyılda benimsediği tutumu biz şu son on, on beş yılda benimsedik: Artık biz de yazının birincil türü olarak görüyoruz romanı.
Oysa, Batı'da öykü ancak ünlü romancıların kaleminden çıktığı zaman benimsenirken, ülkemizde, biraz da yayıncılık koşulları nedeniyle, öykü on yıllar boyunca, birincil düzyazı türü olarak benimsendi.
Sait Faikler, Oktay Akballar, Muzaffer Hacıhasanoğlular, Bilge Karasular, Nezihe Meriçler, Demir Özlüler, Ferit Edgüler, Adnan Özyalçınerler, Erdal Özler, Firuzanlar, Tomris Uyarlar yazınımızı birbirinden özgün öykülerle zenginleştirdiler.
Şahin'in öyküye bağlılığı
Osman Şahin de, 1970'lerden bugüne, diliyle, kurgusuyla, kişileriyle, konuları ve izlekleriyle yazınımızı zenginleştiren, özgün öykücülerimizden biri, hem de kendisini üne kavuşturmuş olan türe dört elle sarılmış bir öykücü. Örneğin elli kuşağının öykücülerinin büyük çoğunluğu romanın çekimine kapılmışken, Osman Şahin, "Fırat'ın Sırtındaki Kan: Bucaklar" ve "Geloş Dağı Efsanesi" gibi iki küçük örnek dışında, öykü türüne bağlılığını hep sürdürdü.
İşin ilginç yanı, kısa öykü ustası Osman Şahin okurunu bir roman evreninin içinde yaşattı hep. "Kırmızı Yel"den "Mahşer"e, Şahin'in öykülerinin neredeyse tümü, özleri bakımından birbirlerine çok yakın ortamlar içinde, insanın insanla, gelenekle, doğayla ilişkilerini yansıttı bize; bunu da, arada bir 'dair'lere, 'ait'lere yer verdiği olsa bile, Çukurova'nın, Güney Doğu Anadolu'nun dupduru ve dopdolu dilinden, havasından, suyundan, toprağından süzülmüş, yalınlığı ölçüsünde şiirsel bir anlatımla gerçekleştirdi.

Somutlaştırma ve çözümleme
Şahin'in son öykü kitabı "Sonuncu İz" de bu 'bütün'ün ya da bu 'büyük roman'ın birbirinden ilginç parçalarını içermekte. "Sonuncu İz"de yıllar öncesinin göçebelerinin Bolkar Dağları'ndaki yaşam savaşlarının izlerini süreriz. "Kar Avcısı" ve "Maharık", yıllar öncesinin Toroslar'ında yaşanmış serüvenleri, amansız düşmanlıkları anlatırken, bizi birbirinden ilginç kişilerle tanıştırmakla kalmaz, çevrenin görkemli doğasının insanların dilini bile nasıl yoğurup biçimlendirdiğini de gösterir: Yaylaların insanları, uzlaşmanın kaçınılmaz duruma geldiğini anlatmak için, "Artık dil alıp dil vermenin zamanı", derler, kötü lafları 'kurutmak'tan, hırsların 'ucunu yumuşatmak'tan söz ederler.
"Lusik", "Farma", "Seyyit" ve "İsmil", birbirini izleyip bütünleyen dört ilginç öykü, bize bir yandan tarihin acılı bir dönemini yaşatırken, bir yandan da ilginç kişileri ve ilginç oluntularıyla kapsamlı bir romanın tüm öğeleriyle karşı karşıya getirir, aynı zamanda da, dolaylı bir biçimde, yazarımızın öykü tutkusuna tanıklık eder.
"Acı Kahve" gereksiz ayrıntılardan arındırılarak öyküye dönüştürülmüş bir tragedyadır gerçekte, kolaylıkla yaratılıp sürdürülen, üstelik doğal ve olağan sayılan, ölümcül düşmanlıklar, hainlikler, kurnazlıklar ortamında da insan onurunun, dürüstlük tutkusunun her şeye karşın korunabildiğini kanıtlar.
"Çatal Islık" ise, bizi bir yandan 'hangi çağı yaşadıkları, nereden geldikleri belirsiz' insanlarla tanıştırırken, bir yandan da toplumumuzun geleneğinde bilecen kadınların yeteneklerine ve yetkelerine, körlerin sezgilerine ve önbililerine ilişkin tüm söylenceleri özetleyen, somutlaştıran ve çözümleyen bir öyküdür.
Somutlaştırmak ve çözümlemek. Yazının birincil işlevlerinden biri de bu değil midir?
Bir Rehberim de O’dur!!
O , tüm mahallenin “Osman Amca”siydi!
Bizler; Göztepe, I.Orta Sokagi`nin gençleri onu görünce üstümüze, başımıza çekidüzen verir, saygiyla selamlardik..O da, yüzünden hic eksik olmayan Akdeniz güneşiyle bizleri selamlar, “ Teşekkür ederim arkadaşlar,teşekkür ederim.” diyerek hizli adimlarla uzaklaşırdı... Birikimimi onun kütüphanesine borçluyum! Osman Şahin'in kızları her hafta kucak dolusu kitap taşırlardı bana. Ağabeyimle birlikte işlettiğimiz manav dükkanındaki saatlerde birbiri ardına devirirdim o kitapları. Hayatım, lise, hal ve Osman Amca'nın kütüphanesinde geçiyordu. Osman Şahin'in kütüphanesindeki kitaplar arasında bir parça maydanoz ya da ıspanağa rastlanılırsa bilinsin ki bana aittir!..
Bir akşam, evlerinin tam altındaki telefon kulübesinin önünde, elinde jetonla sıra beklerken gördüğümde canı sıkılmasın diye sohbet etmeye başlamıştım Osman Şahin'le. O sırada yazmakta olduğu yeni bir öyküyü anlatmaya koyuldu Osman Amca. On, on beş dakika sonra telefon görüşmesi bitince de sürdürmüştük konuşmayı. Dört saat!..
Evet tam dört saat konuşmuştuk o akşam. Bu, Osman Şahin'le ayaküstü yaptığımız ve saatler süren konuşmaların ilkiydi. Çünkü o akşamdan sonra, belki Osman Şahin telefon etmeye iner diye ayrılmaz olmuştum telefon kulübesinin önünden. Her ne kadar, İstanbul daki bir telefon külubesinin önünde konuşuyor olsak da, dalları Torosların rüzgarıyla sallanan iki makiydik aslında!..
Osman Şahin'in öyküleri, Akdeniz'e uzanan tüm patikaların sıcaklığını taşir. O yollardaki ayak izlerinin, çalilara takılan nefeslerin öyküleridir anlatılan. Yalnızca Türk edebiyatında değil, tüm Akdeniz edebiyatında bu coğrafyaya böylesine tutkulu olan ve böylesine güzel anlatan ikinci bir yazar yoktur desek, abartmış olmayız. Akdeniz sahillerindeki otellere, tatil köylerine gidenlerin çogu, "En çok satanlar" listelerinde kendilerine dayatılan kitapları alıyorlar yanlarına. Oysa ben, Akdeniz dalgalarının sesini dinlerken, kitaplarını okumuşumdur her seferinde; gözlerimi usta yazarın sayfalarından kaçırıp, Toroslar'a göz atmayı da unutmayarak, Evet, ben de, o "sürü" tatilcilerin arasındaydım ama yüreğim, gözlerim Toroslar'daydı. Osman Şahin'in kitapları dünyanın neresinde olursanız olun, okunur. Ama, Toroslar'ın eteğinde Osman Şahin okumamak ayıptır! Eğer bunu yapmadıysanız, o dağların üstünden geçen bulutların yürek ağrısını, gece öten böceklerin şarkısını, Akdeniz güneşinin teninizde yarıştırdığı ter damlacıklarının nereye yetişmeye çalistigini hiç anlamadınız demektir. Gelin, bu yaz rehberiniz Osman Şahin olsun.
Her kitapçı, bir seyahat şirketidir aslında Yolunu kaybetmiş bir ülkenin yurttaşi olmanızda, kitapçınızdan seçtiğiniz yanlış turların rolü yok mu sanıyorsunuz?
Sunay AKIN, Nokta Dergisi, 2003
Doğu''nun Zümrüdüanka kuşu varsa, Latin Amerika''nın kutsal kuşu da quetzal''dır. Güvercin büyüklüğünde olan bu kuş, kanatlarının uzunluğuyla ünlüdür. Efsaneye göre son Maya kralı işgalciler tarafından katledilmekle kalmaz, kalbi göğüs kafesinden sökülür. İşte o an, quetzal gelir ve kralın sökülen kalbinin yerine konar. Kızılderililer, erkek quetzal kuşunun göğsündeki kırmızılığın bu yüzden olduğuna inanırlar!.. Quetzal yüksek yerlerde yaşıyor. En önemli özelliği de özgürlüğüne olan düşkünlüğü... Öyle ki, bir quetzal yakalanıp kafese konulunca çok yaşamıyor, kısa sürede ölüyor.
Anadolu ile Latin Amerika masalları arasında benzerlikler bulmak çok doğaldır. Çünkü, acı aynı acı, zalime karşı direniş aynı direniş, dağ aynı dağdır. Bu benzerlikleri iki ayrı coğrafyadan okuduğum iki yazar arasında da gördüm: Kosta Rikalı Fabian Dobles , Orta Amerika edebiyatının sevilen yazarlarından biridir. Romanları büyük ilgi gören Dobles''in "Su Gibi Akan Yıllar" adlı kitabı Dilek Şendil tarafından Türkçeye çevrildi. Bu kitabında yazar, çocukluğunun geçtiği köylere, kırlara yaptığı yolculuğu anlatıyor.
Dobles anılarıyla yüzleşmekte ve bu nedenle geceleri gözüne uyku girmezken, sabahları da erkenden uyanmaktadır. Düşlerinde sürekli olarak bir ses onu çağırmaktadır. Bu ses, yazarın yedi yaşındaki sesidir. Dobles''e kulak veriyoruz: "İşte geliyor! Bu o! Benim çocukluğum, dedi ve adımlarını sıklaştırıp o yana doğru ilerledi. Ardı sıra giymeyi düşünerek bakkalın köşesini dönerken ona yetişti, ama o anda kopan bir başka toz fırtınası güneyden gelip asfaltı yaladı. Topaç gibi fıldır fıldır dönen bir toz bulutuydu, evlerin damlarında biriken kuru yaprakları uçurdu, alçaldı, sağa sola yayıldı, yeniden havalandı ve sonunda adamla çocuğu da içine aldı."

Orta Amerika ile Anadolu arasında 20 bin kilometreden fazla uzaklık var. Fakat Fabian Dobles ile öykücülüğümüzün yaşayan en usta kalemlerinden biri olan Osman Şahin sanki bir dağın iki farklı yamacında yazıyor gibiler. Osman Şahin''in kitaplarını büyük bir hayranlıkla okuduğum için Dobles''in kitabının her sayfasında Toroslar''ın bu büyük yazarını da selamladım. Şahin de, kimi öykülerinde elli yıldan beri ayrı kaldığı Yörük köyüne geri döner ve çocukluğunun ardına takılır; ağaçların dallarında, kuşların ötüşünde, sümüklüböceğin geride bıraktığı yıldızlı yolda çocukluğunun izlerini arar. Öyle ki, Osman Şahin bir ara yolunu kaybedince göçebe çocukluğunun gölgesi düşer önüne... Toprak kokulu, yanık yüzlü çocuğun gülüşüne çok eski bir arkadaşını görür gibi bakakalır... Çocukluğu, çıplak ayaklarıyla önü sıra yürüyerek yol gösterir Osman Şahin''e...
Amerika kıtasının yerli halkının, Bering Boğazı''nı geçen Türkler olduğunu iddia eden kafatasçılara Dobles''i ve Şahin''i okumalarını öneririm. İnsanlığın ortak kültürünün düşleri, simgeleri, duyguları aynıdır. Türküler, kilimler, inanç törenleri arasında büyük bir benzerlik vardır. Bunun da nedeni şudur: İnsan aynı insan, doğa aynı doğadır. Çocukluk günlerine duyulan özlem de aynı özlem olacaktır!..
Yazar, gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Sergio Ortiz , şöyle tanıtıyor Osman Şahin''i: "Modern zamanda yazılmalarına karşın bir zamanlar genç öykücü Ernest Hemingway için Gertrude Stein ''ın şu sözlerini Osman Şahin için de söyleyebiliriz: Bir modern söylemci, fakat bir müze gibi kokuyor."
Son kitabı 'Sonuncu İz'de yazar, Toros Dağları''nın kışını, ilkel kabile gelenekleri içinde yaşayan insanların özlemlerini, aşklarını tadına doyum olmayan bir dille anlatıyor. Bu kitapta, Taşnakçı Ermenilerle padişah yanlısı Ermenilerin arasındaki bölünmeyi "Tenekeci Onnik" in kızı "Lusik"in dilinden anlatan öykü ayrıca dikkat çekiyor!..
Latin Amerika yerlilerinin sayı sistemi şöyleydi: Bir, iki ve çok!.. Bu bilginin ışığı altında Osman Şahin''in annesiyle yaşadığı bir konuşmaya yer vermeliyiz: Yazar, kazandığı edebiyat ödülünün sevincini paylaşmak üzere Mersin''in Aslanköy''üne telefon açar... Telefonun öbür ucundaki annesinin sesini duyan Şahin, coşkuyla konuşur: "Ana, ödülü bana verdiler... Birinci oldum..." Karşı taraftan ses gelmeyince yazar, annesinin kendini duyamadığını düşünerek tekrar eder: "Ana birinci oldum... Birinci..." Kısa bir sessizlikten sonra Osman Şahin''in annesi oğlunu teselli eder: "Üzülme oğlum... İlerde inşallah ikinci de olursun, üçüncü de olursun, dördüncü, beşinci de olursun!.."
Bir dağın iki yazarı!..- Sunay Akın (Cumhuriyet, 19.11.2006)
please see PRESS for english translation
Milliyet Kitap, 8 Ağustos 2003 Güler Yıldız
Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü Deniz Topçu ile paylaşan Osman Şahin ölümü, Torosları ve Doğu hikâyelerini anlattı.
ÖLÜM bir oyun haline dönüşmüştür bu ülkede. Canı öldürmek isteyenle, cinnet geçirerek eşiktekinden beşiğe katliam yapanın yaşam tutkusunun ince ayrıntısı birbirine karışmış. Her gün en farklı öldürme, yok etme oyunlarını veriyor gazeteler, bir haberin satır arasında. İnsanın kanına dokunan bu sahnelerin önünde büyüyor çocuklar. Sanki sisli karanlıklar kralı Hades’in ülkesinde aydınlık arıyor gibiyiz. Tam da bu sırada Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü Deniz Topçu ile paylaştı Osman Şahin. Hem de "Ölüm Oyunları" adını taşıyan kitabıyla.

Nelerdir bu ölüm oyunları? Ya da ölümle oyun bağlantısını nasıl kurdunuz?
Öğrenciliğim ve öğretmenliğim Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da geçti. Kan davalarının yoğun olduğu zamanları yaşadım. Okuma yazma öğrettiğim öğrencilerim okula tabancayla geliyordu. Dün konuştuğum adam, ertesi gün vurulmuş oluyordu. Öğretmenlik yaptığım bir dönemde, çırpına çırpına ölen bir adamı gördüm. Boynundan bıçaklanmıştı. Herkes gibi izledim ben de. İnsan beyni o zaman fotoğraf makinesi gibi çekiyor bu görüntüleri. Çok sonra senaryolarını da yazdığım filmlerde bu kesitleri kullandım.
Ya öykülerinizin Anadolusu, orada nasıl yaşanıyor bu oyunlar?
Ölümü bir oyun haline getirmiş Anadolu insanı. Öldürme mitosu diye bir olgu var yani. Öldürmek "tak" diye tetiğe çökmek değil; acısını çıkara çıkara, onu korkuta korkuta, öleceğini hissettire hissettire... Bu bir oyundur. Bir böcek de tehlikeyi gördüğü an hareketsiz kalıyor, ölüm oyunu yapıyor aslında. Öldürmenin tadına varıyor bu adamlar. Aslında yaptıkları yaşamı ölümle korkutmak! Doğu’da topraksız, aşsız ve ağanın, şeyhin elinde heder olmuş insan yaşama düşmandır. Yaşamak demek acı çekmektir. Daha fazla kandırılmaktır. Kalıcı olan ölümdür onlara göre. Bu tür konuları topladım oralarda. Bu kitaptaki, 14 öykünün ilk beşi. "Sonuncu İz" adlı kitabımda 9 ölüm oyunu daha olacak.
Yazın yaşamınıza önce ağalı - marabalı bir Doğu gerçeğiyle başladınız. Bu öykülerin yerini şiddetli bir Toroslar gerçeği, yörüklerin kırılma noktaları aldı. Bitti mi Doğu?
Türk edebiyatında Fırat’ı öykü olarak ilk yazanlardanım. İlk kitabım "Kırmızı Yel", tümüyle Doğu hikâyeleri. Ancak "Ölüm Oyunları"ndaki ilk öykü de o yöreden. Kan davasını anlatıyor yine. 14 yılımı Güneydoğu’da ve Doğu Anadolu’da geçirdim. O zamanlar orada gördüğüm geri kalmışlık, kan davaları, ağaların gücü elbet bugün daha farklı değerlere bıraktı yerini. Kolay kolay bitmez bende. Öfke anlayışım da gülme anlayışım da orada gelişti. Onların ağıtlarını dinledim, düğünlerinde bulundum. O insanları çok sevdim.
Bir daha gittiniz mi?
Birkaç kez gittim. Değişim yaşanıyordu orada. Toprak işgali vardı, marabalar uyanmış ve soru soruyordu artık. İlk tayinimin çıktığı köye gideceğim zaman, 8 saat yatağım sırtımda yürümüştüm. Sarı bir kemerim vardı. Onu ve şapkamın kenarlarını çekirgeler yemişti. "Su" isimli filmde bu motifi kullandım. Sonraki gidişlerim ham malzeme toplamak içindi. Sonra yakama "yaz, yaz" diye asılan konuları öyküleştirdim.
Doğu’daki bu değişimi yazmayı düşündünüz mü? Haklısınız, şimdiki değişimi bilen, tanıyan gözlerle yazmak gerekiyor. "Acenta Mirza"da biraz yaklaştım bu değişime. Bu değişimi, bölgedeki kabuk değişimini "Gömlek" adlı öykümde de vurguladım. "Gömlek", köylülerin örgütlenip, ağanın topraklarını nasıl işgal ettiklerini anlatan bir öyküydü ve aynı adla filmi de yapıldı.
Doğu öykülerinden Toroslara geçişiniz nasıl oldu? Yörüklüğünüz mü çağırdı sizi? "Kırmızı Yel" adlı öykü kitabım çıktığı zaman çok eleştiri aldım. Adnan Binyazar, eleştirisinde: "Osman Şahin Güneydoğu’yu yazıyor. Orada Bekir Yıldız var, orayı Yıldız’a bırakmalıdır. Osman Şahin Torosları, o dağların gizemini yazsın," demişti. İkinci kitabımda büyük ninem Deli Hatice’yi anlattım. Kendi topraklarımı anlatımımda dilimin şiirleştiğini yazmıştı. Binyazar’ı çok sevdiğim için bir de Bekir Yıldız ismi nedeniyle yavaş yavaş Toroslara döndüm. İkinci kitabımda sekiz öykünün dördü Doğu’yu, dördü de Torosları anlattı. Daha sonrakilerde Doğu öyküleri azaldı.
"Selam Ateşleri", "Mahşer" ve "Ölüm Oyunları"ndaki öyküler Toros insanının ince sızısı gibi. Toroslar ile öyküsel buluşma neler yaşattı size?
İnsanın kendini yeniden keşfi gibiydi yaşadığım duygu. Çocukluğumdan beri Çolak Osman Ağa hikâyeleri duyardım. Artık yazmaya başladığım zaman babama Çolak Osman Ağa’nın kim olduğunu sordum. O da "O senin büyük deden," dedi. Karısına çoban tecavüz etmiş. Üç ayrı varyasyonu var bu hikâyenin. Yazmaya karar verdim. Sonra halkın doğa ile bütünleştiği hikâyeler geldi birbiri ardına. Orman bilinçaltımızdaki bastırılmış duygularımızı ortaya çıkarıyor. Yani doğa içinde ağalık beylik sökmüyor. Sıkışan insan doğaya sığınıyor. Esas tehlike doğadan değil de insandan geliyor. Tüm bunlar yörüklerin yaşama kuralları, dipnotları.
Öykü okurunun dikkatini hangi noktaya çekmek istiyorsunuz bu anlatımlarınızla?
Ben söylencelerin zenginliğinden yararlanıyorum birçok evrensel yazar gibi. Borges, "Günümüzün birçok öyküsü benim öykülerimden çıkmıştır," der. 200 - 300 yıldır Toros insanı hâlâ söylencelerden beslendiğine göre, o halkın bir diyeceği vardır. Zamana en iyi kefil yine zamandır. Ben bunları kurgulayarak, yorumlayarak yazıya geçirdim. Ama anlatımlarımın büyük çoğunluğu gerçekte yaşanmış olanlardır. Ad ve yer farklıdır yalnızca. Öykülerimde feodal değerlerin eleştirisini veriyorum. Yaşar Kemal’in çok beğendiğim bir sözü vardır. Tamamen katılıyorum: "Bir halka bir de doğaya inanıyorum. İkisi de yaratıcıdır," der. Okuyucuya vermek istediğim bu.
Türk edebiyatında köy kökenli yazar kalmadı gibi. Popüler hayat çok mu benimseniyor anlatım dili olarak?
Edebiyat neye yenik düşüyor? Olmaması gayet doğal. Bunalım edebiyatı yapılıyor, kendi bunalımlarını anlatıyor yazar. O da gerekli elbet. Sanat insan içindir. Ama akşam yattığını sabah edebiyat olarak sunmak bana doğru gelmiyor. Edebiyat duygu işidir, aşk işidir, tümüyle seks değil.
Anlaşılmakta sıkıntı yaşıyor musunuz?
Benim yazdıklarım Adapazarı’nın doğusunu içerince görmezlikten geliniyor. Anadolu’yu anlatıyorum ama kendi coğrafyasından utanan bir kuşak yetişti şimdi. Öykülerimin edebiyat değeri ve dili tartışılmıyor. Yalnızca görmezden geliniyoruz. Medyanın pompaladığı isimlere sürekli yeşil ışık yakılıyor ama.
Tomris Uyar’ın ölümünde verilen haberlerde onun "yalnız" olduğu vurgulandı. Ölümden önce yalnızlık bir yazgı mı yazar ve sanatçı için?
Tomris Uyar benim en iyi dostlarımdan biriydi. Halk insanıydı. Kalitesini düşürmeyen müthiş entelektüel bir insandı. Kaybından çok üzüntü duydum.
Sorunuza gelince; bütün sanatçılar yalnızdır. Onlar yalnızlıklarını ortaya koydukları ürünle paylaşırlar. Günlük hayat devam eder ama yazar hep kafasındaki kurgunun peşindedir. Faik Baysal dostum bir anısını paylaşmıştı benimle: "Geçen gece, geç saate kadar çalışıyordum. Karım geceliğini giyinmiş ve kapıda durarak ‘Daha bitmedi mi?’ dedi. Ben de, ‘Şurada bir sayfa daha kaldı, ondan sonra geliyorum,’ dedim. ‘Hayır hayır, onu demek istemiyorum,’ dedi, ‘50 senedir yazıyorsun, daha bitmedi mi?’"
Bitmiyor yani. Biten yalnızca ömür.
Osman Şahin’i nasıl bilirsiniz’ diye bir soru sorsalar, hemen aklıma merhum babam (şair yazar) Süleyman Okay gelir. Ortaokul yıllarımda kahramanlık hikayelerini, arkasından polisiye romanları, Mike Hammer ve Agatha Christie serilerini bitirmiş, Lise yıllarında da klasiklere başlamıştım. Okumamız için bizi hep teşvik eden, evimizde 12 Eylül’de talan edilen ‘kocaman’ bir kütüphane bulunduran babam, günün birinde bana ‘Oğlum biraz da Türk yazarlarını okusan’ demişti. ‘Ne okuyayım Yaşar Kemal’den, Orhan Kemal’den, Sabahattin Ali’den romanlar okudum, daha ne olsun’ dediğimde hemen kütüphaneden Sait Faik, Osman şahin, Bekir Yıldız, Abbas Sayar, Kerim Korcan ve şimdi adlarını anımsayamadığım 10 kadar Türk yazarının kitaplarını önüme koymuştu. Ve ben öykü okumaya Sait faik, Osman Şahin ve Bekir yıldız’la başlamıştım.
Aradan neredeyse çeyrek yüzyıl geçti. Ve ben bir imza günü sonrası Osman Şahin’le tanıştım. Uzun uzun söyleştik. Sanat-edebiyat, politika, postmodernizm, küreselleşme. Birçok konuda Osman Şahin’le görüşlerimin kesiştiğini, onun bu yaşta bile medya tekellerine boyun eğmediğini, postmodernizme eleştirel yaklaştığını, küreselleşme diye aklanmaya çalışılan emperyalizme karşı tavır alışını, heyecanını hayranlıkla izledim. 12 Eylül’ün gazabına uğramış birçok yazar, bugün ne yazık ki 12 Eylül kurumlarını savunur hale gelmişken o hâlâ o dönemi lanetliyor, yargılıyordu.
« 12 Eylül’den önce halkımızda emperyalizme ve sömürüye karşı bir duyarlılık, bir yükseliş vardı. Haksız kazanca karşı fabrikalar, ağa toprakları işgal ediliyor, köylüler, işçiler birlikte yürüyüş yapıyorlardı. Bu duyarlılık 12 Eylül darbesiyle birlikte yok edildi. 600 binden fazla insan fişlendi, tutuklandı. Yüz binlerce kitap yok edildi. Kitaplar, daktilolar suç aleti olarak gösterildi. Evler arandı. Benim de evim arandı. Hapse atıldım. Sonuçta edebiyatımız susturuldu. Yeni yaşam biçimleri, adalet, eşitlik, Özgürlük, barış gibi umutlar köreltildi…» diyordu Osman Şahin, Kitap Gazetesi’nin Şubat 2008, 26. Sayısında, Irmak Zileli ile yaptığı bir söyleşide.
Darbelerin edebiyatta izdüşümü ve Osman Şahin
12 Mart edebiyatı ağıt-destan türünde de olsa yaratılmış ve okuyucuyla buluşmuştu. 12 Eylül’den sonra ise edebiyatçıların büyük çoğunluğu uzun bir dönem sustular. Kitap okumanın suç sayıldığı, solcu olmanın ölümle özdeşleştiği bir ülkede yazmak da kolay değildi. 12 Eylül’den sonra siyasal iktidara karşı mücadele, bazı yazarlar için ölüme karşı mücadele gibi olanaksız görünmeye başlamıştı. Ama aynı zamanda ölümle özdeşleştirdikleri devrimci militana karşı düşmanlık duydular. Bunu yıllar sonra pınar kür şöyle itiraf etmişti. ‘12 Mart’ta hayatlarını kaybedenler masumdu. 12 Eylül’de ölenler ise masum değildiler.‘ Yani ona göre işkence, yargısız infazlar, idamlar mubahtı. 12 Mart’ta birer İnce Memet sayılan devrimciler, o yazarlara göre 12 Eylül sürecinde yoktular.
Türkiye’de 1975-1980 arasında halk kapısından giren aydınlar ve yazarlar, 12 Eylül darbesinden sonra bir suskunluğa gömüldüler. Bu suskunluk neredeyse on yıl sürdü. 1980-1990 arası vahşet dönemi yok sayıldı. Edebiyata genel olarak yansımadı. Bu dönemde Yalçın Küçük’ün ‘küfür romanları’ dediği kitaplar peş peşe yayınlanmaya baladı. Meydanı boş bulan fırsatçılar, devrimcilerin kötü, hasta, psikolojik sorunları olan, bu nedenlerle silahlı eylemlere katılan tipler olduklarını anlatan romanlar yazdılar.
Fethi Naci 12 Mart sonrasıyla, 12 Eylül sonrasını roman bakımından kıyasladığı bir yazısında, iki dönem romanların hapislere düşen, öldürülen devrimci gençlere bakışla ayrıldığını saptamıştı. “12 Mart romanlarında devrimci gençler için ağıtlar yakılırken, 12 Eylül romanlarında kurulu düzenden yana tutum takınılarak devrimci gençleri aşağılamak ya da dünyayı değiştirme görevinin kendisine verilmiş olmadığını kabul etmeyi övmek moda oldu.”
28 yıl sonra Osman Şahin
Ancak 12 Eylül darbesinden bizzat fiili olarak zarar görseler bile çizgilerinden taviz vermeyen sanatçılar, sayıları çok az da olsa üretmeye devam ettiler. İşte elimde yeni bitirdiğim, ilk basımları 1980-1983 olan, Can yayınlarının 28 yıl sonra yeniden yayınlamaya layık bulduğu ‘Ağız içinde Dil gibi- Acı Duman’ adlı öykü kitapları olan Osman Şahin, bu örneklerden biridir. Bir yazarı değerlendirirken, eserlerini çağıyla, coğrafyasıyla, toplumsal altüst oluşlardaki durduğu yerle birlikte değerlendirmek gerekir. Osman Şahin iki faşist darbeye, sosyalist sistemin yıkılmasının yarattığı bozgun psikolojisine, kapitalizmin sanat ve felsefedeki yeni buluşu olan ‘postmodernizmin’ yıkıcı etkilerine karşı durmuş, insandan yana, emekten yana, ezilen halklardan yana duruşundan taviz vermemiş, üretmeye devam etmiştir.
« Öykü insanla, yaşamla bir anlam kazanır. İnsanın varoluş serüveniyle birlikte başlar öykü. (…) Bir yazar yaşadıkları kadar yazardır. Duruşu kadar yazardır. (…) Son 25-30 yıldan beri emekçilerin, orman işçilerinin, balıkçıların, pamuk ırgatlarının, köylülerin dramları pek yazılmıyor. Küreselleşmenin sonucudur bu. Yazılmış olan yapıtlardan da bilinçli olarak bir kısım medya söz etmiyor. Parayla bazı eleştirmenlere kitap tanıtma yazıları yazdırıyorlar. 75 milyonun 35 milyonu köylerde yaşıyor. Onların hikayeleri, romanları, şiirleri yazılmasın mı? Bazı kalemşorlar Sait Faik’in ‘insanı sevmekle başlar her şey’ sözünden yola çıkarlar ama hangi insanı sevdiklerini açıklamazlar. Bir bunalım edebiyatıdır gidiyor. Denizde boğulmak üzere olan bir insanın öyküsü yazılıyorsa ve denizden hiç söz edilmiyorsa eksik bir öykü olur. Kişinin neden bunaldığından onu bunaltan toplumsal nedenlerden de söz edilmelidir diyorum » (a.g.e.)
Şahin'in çocukluğu ve ilk gençliği Türkiye'nin en çarpıcı güzellikte -ancak aynı zamanda yoksul- iki bölgesinde geçmiştir: Fırat vadisi ve Toros dağlarında. Bu iki unsur, doğanın büyüleyici güzelliği ve insanlığın çektiği acılar, Şahin'in yapıtlarında birbiriyle sürekli çatışma içindedir. Bir keresinde Şahin şu duyarlı vurgulamada bulunmuştu: 'Tanık olduklarımı ve yaşadıklarımı aktarmak için birçok nedenim vardı. Fırat bölgesinde her gün acı insanlık gerçekleriyle karşılaşıyordum: Ağaçlar gövdelerini ve dallarını yitirmişti ve pörsümüş kökleriyle yaşamlar zorlukla sürdürülebiliyordu.'
Osman Şahin’in Öykücülüğü üzerine birkaç söz
2005 yılında televizyonda yapılan bir söyleşide, Türk yazın virtüözü Osman Şahin başucu yazarları arasında Stefan Zweig, Elias Canetti, Rainer Maria Rilke ve Yaşar Kemal'in özel bir yeri olduğunu belirtmişti. Şahin'in eserleriyle bu birbirinden görünürde oldukça farklı edebi kişiliklerin yapıtları arasındaki bağlantılar yadsınamaz. Bununla birlikte, Şahin'in bu yazarların hiçbirine büyük bir borcu da yoktur. Şahin, Zweig gibi, sürükleyici bir insanlık dramını gözler önüne serer. Canetti gibi kimliğimizin ve sosyal koşulların derinine iner. Lirik gücü ve şairsel içgüdüleri birçok bakımdan Rilke'yi anımsatır. Osman Şahin'in temalarının ve estetik kaygılarının zenginliği Türkiye'nin en önde gelen yazarı olan Yaşar Kemal'in yapıtlarında da gözlemlenebilir. Ancak bu benzerliklere karşın, Şahin'in sahip olduğu anlatım dehası kendine özgüdür ve taklit edilemez. (…) Temel olarak, Osman Şahin'in yapıtlarının 'Köy Romancılığı' olarak bilinen ve Türk edebiyatında 1940'lardan sonra baskın bir akım olarak ortaya çıkan türün örneklerinden olduğu söylenebilir. Öykülerinin çoğu acı çeken, kimi zaman sabırlı, kimi zaman başkaldıran kırsal kesim insanlarını konu almaktadır. Ancak Şahin'in yazını şimdi hemen hemen ortadan kalkmış olan 'Köy Romanı' türüne indirgenemez. Psikolojik derinliğe inmekteki ustalığı nedeniyle Şahin, eserleri bu konuda yeterli olmayan birçok yazarı geride bırakmıştır. Şahin'i öykülerinden kimi, özellikle Kolları Bağlı Doğan'dakiler kendisinin hapishane deneyimleri üzerinedir. Osman Şahin'in betimlediği görünümler ve kişilikler öylesine dramatik ve canlıdır ki Şahin doğal bir senaryo yazarı olarak da iz bırakmıştır. Tekniği cinéma vérité'ye benzetmekle birlikte, okurlarına köylülerin ve genelde emekçilerin iç dünyalarına derinlemesine bir bakışı da sunar. Çoğu zaman birkaç akıllıca fırça darbesiyle, kırsal yörelerdeki korkunç yoksulluğun dramını yansıtır ve o bölgelerde yaşama savaşı veren erkek ve kadınların onurunu gözler önüne serer.(Halman S. T.)
Osman Şahin’in öykülerinde sağlam bir diyalektik kurgu gözlenir. Köy romancılığı, öykücülüğü tanımı onu anlatmaya yetmez bence. Zira o ülkenin ekonomik yapısının yarı-fodal olduğu dönemde yazmaya başlamış, kapitalizmin gelişmesine tanık olmuştur. Bu ekonomik gelişmenin getirisi gibi götürüsüne de gözlemlemiş, kapitalizmin binlerce yıllık insan ilişkilerini-değerlerini nasıl parçaladığını, yok ettiğini anlatmıştır. Sömürünün yeni denen bu sistemde de yani kapitalist sistemde de acımasızca sürdüğünü kavramış, emekten yana tavır almıştır. Yukarıda andığım ‘Acı Duman’ adlı kitabında, ‘Yörük ana’ adlı öyküde kapitalizmin yıkarak-talan ederek gelişmesi çok çıplak ama estetik olarak anlatılır. Sözünü ettiğim öyküden aşağıda alıntıladığım bir bölüm yüzlerce sayfalık bilimsel analizin yerine geçer. Kapitalizmin herşeyi meta olarak gördüğünü, sadece elle tutulur nesneleri değil, kültürü de, türküyü de, aşkı da metalaştırdığını anlatır.
“Sonra toprak tuttu bizleri. Göçer insanıyken yatak insanı olduk çıktık. Atın devenin sırtını unuttuk. Alıştık oturak yaşayışlara. Develer, atlar gitti. Yolların yatakları değişti. Dönen tekerin, yel gibi giden motorun yanında ne yapsın, deve ne yapsın. .. yıl be yıl hepsine yol verdik, sattık Ana. Koyunlara, kilimlere geldi sıra. Onları da sattık. Duygularımızı, türkülerimizi, onurumuzu, kızlarımızı, insanlığımızı, aşkımızı, sevgimizi de sattık. Her şey alınıp satılan mal oldu. ..”
Sonsöz: Siz çok yaşayın Osman Şahin, hayattan, insandan, gerçekten kopuk Postmodern edebiyata karşı size daha çok ihtiyacımız var.
Kaynakça:
Remzi Kitapevi- Kitap gazetesi. S. 26. Şubat 2008.
Talat S. Halman. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi 'Bir Yazın Virtüözü: Osman Şahin’
Ağız İçinde Dil Gibi- Acı Duman. Osman şahin. Can yayınları. Aralık 2007.
O kadar çok okulda, o kadar çok öğretmen ile okudum ki, bir kısım öğretmenlerimin adlarını bile unuttum. Eğitim çağlarımdaki bu öğretmen kalabalığı arasında beden eğitimi hocam Osman Şahin belleğimde kalıcı bir yer etmiş. Onca yıl sonra karşılaştığımızda şıp diye adını ve yüzünü anımsayıvermem nedendi acaba?
Sanırım, öğretmenimin kişiliği ve hayat karşısındaki duruşundan etkilenmiştim. Bizleri şımarıklık yapmamaya, bedenimizi ve beynimizi çalıştırmaya özendiren, yaşama onurlu bakmaya yönelten bir eğitim anlayışı vardı. İşte belleğimde yer eden, unutamadığım yanı bu duruşuydu.
Yıllar sonraki karşılaşmamızda ben gazeteci olmuştum, o da ebediyatçı... 1980'li yıllarda hocam Osman Şahin'e edebiyat ödülleri üst üste yağıyordu. Sohbet ediyorduk zaman buldukça. 1970 yılında aldığı TRT büyük ödülünden sonra, 1992'de Ömer Seyfettin Öykü Ödülü, 1993'te Sait Faik Hikâye Armağanı, 1998'de Mahşer kitabı ile Yunus Nadi Armağanı..
Hocamın öyküleri köylüleri anlatıyordu ama, o bir ara furyası çıkan ucuz köy edebiyatı, 'köylümüz başımızın tacıdır ne yaptıysa doğrudur, biz ona hayranız' edebiyatı değildi onun yazdıkları. Nasıl ki Nâzım Hikmet, sevgi dolu bir yaklaşımla "onların korkak, hain, zalim ve çocuk" olduklarını söyleyebiliyorsa.. Nasıl ki Yaşar Kemal, köylünün bütün oyunlarını, düzenlerini, zalimliklerini ve saflıklarını ve acımasızlıklarını, yani insana ait tüm duygularını, büyük romancıların anlatımı ile ortaya döküyorsa.. Osman Şahin de öyküleri ile köy insanının, daha doğrusu çocukluğunun geçtiği Toros dağları insanlarını, yörüklerini, hırsları, acıları ve onurları ile yoğrulmuş ruh halleri ile öykülerine döküyordu.
Yaşamın ta içinden gelip insanın yüreğini dağladığı içindir ki, bu öyküler sinemacılarımızın da dikkatini çekti. Osman Şahin'in öykülerinden filmler yapıldı. Bu kez sinema ödüleri almaya başladı hocam. Bugüne dek tam
22 öyküsü filme çekildi. Bu filmler yurt içi ve yurt dışı festivallerde sinemamıza 30'dan fazla ödül kazandırdı.
Öyküleri bir çok dille çevrildi
Evet yeter bu ödül faslı. Ben size son kitabından, 2002 yılında yayınlanan 'Ölüm Oyunları'ndan söz etmek istiyorum. Ölüm ile yaşamın bu kadar iç içe geçtiği bir kurgu ile daha önce hiçbir öyküde karşılaşmadım diyebilirim. Peşindeki üç kişiden soluk soluğa kaçarak yaşama tutunmaya çalışan İdris can havliyle nehir kenarına ulaştığında karşısında kimi bulur dersiniz? Lebe'yi..
Peki kimdir Lebe?
Şu tesadüfe bakın ki Lebe de ilmiği boynuna geçirip de intihar etmeye çalışan ama her seferinde dalın kırılıp ağacın devrilmesiyle bir türlü ölemeyen, yaşamdan bir kaçışın simgesidir.
Yaşama can havli ile sarılan ve yaşamdan kurtulmaya çalışan iki kişi bir nehir kenarında karşılaşırlarsa ne olur? Elbette ölüm oyunları çıkar bu karşılaşmadan.. Yaşam ile ölüm arasındaki zıtlaşma bir nehir kenarındaki iki kişi arasında somutlaşır. Yaşam ölümün sırtına biner..
'Ölüm Oyunları'ndaki diğer öyküler 'Avcı', 'Yoluma Giderken', 'Yeşil Süvari' ve 'Çukan' ise Toros yörükleri arasında anlatılan Çolak Osman efsanelerinin değişik versiyonları. Her biri aynı insanlar etrafında ama ayrı yönlere doğru gelişiyor. Bu öyküleri okurken efsanelerin çeşitli ağızlarda nasıl değişerek dal budak sardığını anlıyor insan.
Peki kimdir bu Çolak Osman? Çolak Osman ağanın efsanelerini kim bu kadar iyi bilebilir ve yazabilir?
Kim olacak, Çolak Osman'ın dört kuşak ileri torunu olan Osman Şahin anlatır elbette.. Bu efsaneleri büyük bir lezzet alarak defalarca okuduğumu ekleyebilirim sadece.
Bir öneri daha.. Hazır okumaya başlamışken eğer şimdiye dek okumadıysanız, Yunus Nadi Ödülü alan ve yine Can Yayınları'ndan çıkmış olan Mahşer kitabını da bulun buluşturun. Ölümle dansın ve eşkiyalığın bu kadar güzel anlatıldığı, roman gibi iç içe geçmiş öykülerle böylesine ilmik ilmik dokunduğu dağ öykülerini ve insanlarını okuma lezzetini başka yerde bulamazsınız.
| Yaşar Kemal İKİZİ Osman Şahin... |
| ||
Çukurova… Toroslar… Kıvrım kıvrım çam, meşe, kayın ormanlarının çevrelediği Çukurova. İlk mektepte lastik çizmelerimizle buzda paten yapa yapa, el ele tutuşup “yağ satarım bal satarım” oyunları. Amanos/Nur/Gavur dağlarında otobüs yolculukları. Dağ’ın eteğinde buzdan sıcak evlerin önünde ekmek açan, lor, çökelek böreği pişiren kadife fistanlı, elleri saçları kınalı, telaşlı analar. Asi, Fırat, Alleben nehirleri. Zıldır zıldır otlu bulgur aşının üzerine karsamba yerdik damda, boğazımız şişmezdi. Hüyükteki nar ağacının dibindeki nar gibi ocağa baş soğanlar gömüp, nar çiçeği rengindeki salçayı, naneyi, gövermiş sarımsağı tandır ekmeğine sürüp dürümlemiştik… Karacaoğlan, Dadaloğlu, isyanlar, kan kokusu sözcükleri yazan Onursal Nobelli yazarımız Yaşar Kemal. Çukurovayı muhteşem giydirmiş folklörüyle sözcüklerinde. Sıkıyönetim/mahkeme kararıyla dinlenmesi durdurulan/yasaklanan çocukluğumdaki radyo arkası yarın programı: İnce Memed. Ülkemizde izlenmesi yasaklandığı halde 80’li yıllarda Avrupada kıran kırana izlediğim Yılmaz Güney-Sürü filmleri. Durmayacağız, koşacağız. Abdi Ağalar, Memedler, Hatçeler. Kanunlar, töreler, eşkiyalar, çeteler. Ayarsızlığıyla, alasıyla güncelliğini koruyan öykülerimiz. Ağrı Dağı Efsanesi ince, derin bir roman Yaşar Kemal’den. Çoban Ahmet ile padişah kızı Gülbahar'ın sevdaları, aşkın gücü. Osman Şahin’le nicelerinde şanslıyız… Çukurovayı yaşayan bilir/anlar süt’ün kekik kokusunu, kör döğüşünü, Demirciler Çarşısı Cinayetini. Yaşar Kemal, Osman Şahin, Anadolu öyküleriyiz. Yörük, göçebe yaşam tarzını yürümek sözcüğünden türeterek Anadolu’da yaylak-kışlak hayatı yaşayan obaları, Yörüklük geleneğini orta ve batı Toroslar’da yaşayan aileleri anlatan önemli ustlarımız Yaşar Kemal, Yörük çocuğu Osman Şahin… Bir yazgı/rastlantı olarak çıktığım edebiyat yolculuğumda rahmetli Erdal ÖZ’den duymuştum; Edebiyatın okulu olmaz, ustaları vardır… Özümüze, ustalarıma, öğütlerine, zılgıtlarına saygılar… … Osman Şahin; Mersin doğumlu. Diyarbakır Dicle Köy Enstitülü, Gazi Eğitim Enstitülü öğretmenimiz. Öğrencileriyiz. 12 Eylül emeklilerindeniz. Kovuşturmalar, mahkumluk. Sanat/Yazın hayatına, Kırmızı Yel adlı öyküsüyle başlayıp, Acenta Mirza, Ağız İçinde Dil Gibi, Acı Duman, Kolları Bağlı Doğan, Ay Bazen Mavidir, Selam Ateşleri, Ateş Yukarı Doğru Yanar(Köy Enstitüleri üzerine 43 yazı). Mahşer, Son Yörük, Ölüm Oyunları(öykü), Geniş bir nehrin akışı YAŞAR KEMAL(deneme), Yaşar Kemal Bir Çukurova’dır adlı röportajı ABD’de, Yaşar Kemal ve Osman Şahin’in Yapıtlarında Ölüm İmgeleri ve Düşler adlı inceleme yazısı da Fransa’da yayınlandı. 22 öyküsü filme alındı. Bazılarının senaryolarını yazdı. Filmler yurtiçi ve yurtdışı film festivallerinde ülkemize 30’dan fazla ödül kazandı. … Bir babam/öğretmenim vardı, Köy Enstitülü İbrahim Ödemiş. Tezek/insan/sütlü çorba/pancar aşı tadında kokan unutamadığımdır. Yaşar Kemal ayarında, kızlarımın dedesi, babamla birlikte. Dinlediğim, yorulduğum yaşamımda yolunu, izini kaybetmedim belleğimde öğrettikleriyle/rehberliğiyle, hüzünlensem, burkulsam da yaşıyor… Acıları birlikte zehirle yaşadığımız önemli bir öğretmenim yaşamımda etkileri derin. … …Ekim 2004 yılında İstanbul Tüyap Kitap Fuarı, Edebiyatçılar Derneği standında darmadağınığım. Direncimi, dizlerimi kırmışlardı. Titriyorduk yaşadıklarımızdan. Ekim’de montsuz gitmiştim Antep’ten. Gaye adlı okurum montunu getirmişti nasıl unuturum. Kağıt kokusu sinmişti ayranımıza. Toroslarda şafak çoktan sökmüş, çobanlar yola koyulmuştu itlerle sürülerin önünde. Kümes hayvanları çatal parmaklarıyla toprağı eşeliyorlardı beslenmek adına. Yavuklular bahar çağlalarıyla seherde tozlu yola düşmüştü. İtler aceleci. Tez canlıyız, cesuruz… Standımıza yolda yolduğum çiçekleri serpiştiriken, yanıbaşımda değer bir adamı fark ediyorum. Yazılarımı gönderdiğim “Özürlü İhanetler, Alleben…” öykülerimi yayınlayan Berfin Kültür Sanat Edebiyat Dergisi Genel Yayın ve Yazıişleri Yönetmeni İsmet Arslan. İlk kez karşılaşıyorduk. Bir notla gelmişti. “Osman Şahin sizinle muhakkak görüşmek istiyor, Can yayınları, 29.Ekim.2004 saat: 13:00 ”. Şaşırmıştım. Meraklanıyorum… Hafızamın rengi koyu griydi yaşadıklarımdan. Başaklar Gece Doğar’ı okuduğumu, sonradan anımsıyorum. Yoksulluk, topraksızlık kokan, '70'li yılların Çukurovası, Ceyhan Sarıbahçe köylülerinin katılımıyla gerçekleştirilen toprak işgalinin, ağalığın, çok yüzlülüğün, haksızlıkların, ezilenlerin, sömürülenlerin, zayıfların Toros resimleriyle, kuş cıvıltılarıyla, öfkeyle basılmış bir kitaptı. Ertesi gün, yayınevindeyiz. Çekingenliğimin utancımın allığıyla yayla kalemli, Cumhuriyet bakışlı, yayık ayranı tadıyla Osman Şahin’le karşılaşıyoruz, Erdal Öz’ün ilerisinde. Ölüm Oyunları kitabını armağan ediyor; “Gelecekte kendisinden çok iyi öykü kitapları beklediğim değerli eğitimci, Nesrin Özyaycı’ya yüreklerle, Osman ŞAHİN, 29.Ekim.2004, imza.”. “Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun öğretmenim…” diyorum. İlk sözcükleriniz halen belleğimde; “İyi bir sevgili bulmuşsun, sakın ihanet etme kalemine… Temiz, ak elbiseli güzel bir kızsın, üzerine çamur sıçratma sakın…” Anladım. Meraklanmayın, gözünüz arkada kalmasın Sevgili öğretmenlerim; Lütfi Kaleli, Erdal Öz, Osman Şahin, Atilla İlhan, Ataol Behramoğlu, Erdal İnönü… Aceleyle “Berfin Standı’na” doğru yola koyuluyoruz. Köy meydanında sıcak tandır ekmeği kokusuyla buram buram cor ediyorduk (sohbetteydik). ”Gitiğinde yazdığın öyküleri bekliyorum…” Güvenle, gülümseyerek vedalaştık. Fuar dönüşü öyküleri kara buza aldırmadan gönderiyorum. Posta ulaşır ulaşmaz arıyordu. “Kanka” anı, “Işık” şiir kitaplarımdan etkilenmiş, öfkeli sözcükler sıralamıştı yaşatanlara. Etkilemiştim, etkilenmiştim. Öykülerle uğraşacağıma söz verdim. Öleceğimi düşünmüşte acele etmiştim inanın. “Alleben’de Boğulmak” öykü kitabım basılmıştı. Erdal ÖZ kadar zılgıt basmış, ağır laf duymuştum kendisinden. “Yedi aylık doğdun sen…” diyerek, öfkesini telefona boşaltıyordu. Üzülmüştüm. Gazap Üzümleri, Steinbeck konuşuyordunuz, anladım. Anamın çığlığıydı duyduklarım sizden inanın! Babam, ağabeyimdiniz, haklıydınız. Gülüyorum şimdi, çok yaşasın değerlerimiz… … Ölüm Oyunları; Katı ahlak anlayışını, şiddeti, kapalı cinselliği Toroslar’ın, yörükleri arasında yıllardır anlatılan Çolak Osman Ağa öykülerinden yola çıkarak kaçıncı defa yazmıştı kimbilir beyaz şapkalı Osman öğretmenimiz. Antep’e bildik öyküleriniz. Torosların balını, Yaşar Kemal’in imgelerini bölüşmüşüz söcüklerimizle, yazgımızla. Çocukluğunuz koşturuyordu Ölüm Oyunlarında. Yunus Nadi Ödülü’ne iki kez layik görülen tek yazar olarak Türk Edebiyat tarihinde bir ilki gerçeklestirdiğinizle onurlandık. … Zaman zaman rahatsız ettiğimi düşünsem de ararım. Göre kapı alır beni telefonda. Her defasında “…işini kızına bırak, nefis/müthiş öyküler yazacaksın…” diyerek eleştirir, yüreklendirir beni. Türkan Şoray kadar olmasa da etkilenmiştir yaşadıklarımdan, öykülerimden duyduklarımla… Kasım 2006. (Gazi)Antep Birinci Kitap Fuarı. Fırat’ın coşan suları taşan balıklarla ulaşıyorum şahsına. Gelebileceğini, bir öykü Paneli düzenlememizi, oturum başkanı olmamı söylüyor… Zor bir görevdi. Heyecanlıydım. Çehov gelmiş gibi şenlenmişti Antep. Araştırmacılığınızla, kabınıza sığmayan yapınızla umarız memnun gittiniz! Provake edilmemize, kıskanılmamıza rağmen çok başarılıydık söyleşide… Usulca kopye uzatan öğrenci gibi danışmıştım fikrinizi yanıbaşımda. “Bekle…” deyişinizle beklemiştim gerilsem de. Utansalar mı! Neyse… Bozguncular çok! “Kırılmak gibi bir lüksümüzün olamaz hocam…” der ODTÜ’den öğrencim Melek. Sevindik/etkilendik ayakta sunumunuzdan. “Yaşar Kemal, Sinema, Folklör, Edebiyat” gizemli tasvirlerinizden büyülendik, çoğaldık. Çukurova’ nın romanını sizden okumak/dinlemek yayla sakızı, dut kurusu, Kekre elma tadında. Sizinle övünüyoruz, Yaşar Kemal’le övündüğümüz kadar. Vedalaşırken bıraktığınız imzalı iki kitabınızı okumuştum. Ancak siz gibi önemli değeri yazmak cesaret isterdi. Bekledim. Umarım doğru yazıyordum. Zor hocalarımdan titrer, dudaklarım uçuklar hep. “Geniş Bir Nehrin Akışı, Yaşar Kemal”, “Kırmızı Yel Acenta Mirza”. “Değerli öykücü Nesrin…” diye imzalı kitaplarınız. Soylusunuz. Emeklerimiz boşa gitmeyecek, yaşayacağız zekamızla. Geniş Bir Nehrin Akışı YAŞAR KEMAL; yazılışı yıllar sürmüş bir Yaşar Kemal incelemesi. Edebiyatımızda bu kadar folklör kokan anlamlı bir çalışma yoktu bence... Toroslarda, geceleri korkusuz dolaşıyorum, kınalı çocuklarla oynaşıp çelik çomak, çizgi oynuyorum. Kırk örgü saçlarım dolaştı, anam rahmetlinin dizlerinin dibinde okuyordum sizi. Yaşar Kemal ve Doğa, ‘Yanan her ateş bir yeşildir, tüterek ağlar’ (Kızılderili ağıtı) girişinizle kitap çiçekleniyor, sürmeli gözler ağlıyordu karşımda. Tiyatro, Sinema, Resim, Müzik, Bale, Opera anlamında Dünyayı etkileyen Yaşar Kemal, ikizi Osman Şahin. Önemli bir eser, okumalsınız. Can yayınlarını kutlamak, rahmetli Erdal Öz’ü saygıyla anmak… Yaşadıklarımız siniyor yazılarımıza. Aşiret kavgaları, terör, Fırat, töreler, kan davaları… Siyasal, sosyal yaşamımız ibrişimle işli, halatlarla bağlı, sözcüklere örülü. Serçe cıvıltılarıyla, ağıtlarla, halaylarla, doğayla, insanla sarılı acılar. Özgün, uzun soluklu dille anlatımınızdan etkilendim. Uykularım kaçtı, başı iyice dumanlanmış Gavur dağlarına uçuyorum güvercinlerle, yabanalarla. … Osman Şahin “biziz”. Kemal Sunal Filmidir öyküleri. Kırmızı Yel’ öyküsü ‘Adak’, ‘Fareler’ öyküsü ‘Kibar Feyzo’ adıyla Atıf Yılmaz tarafından filme alınıp, yurtiçi ve yurtdışı festivallerde ödüller kazandırdı ülkemize. ‘Acenta Mirza’ ve ‘Reşim’ öyküleri de Yavuz Turgul tarafından sinemaya aktarılmış ‘Züğürt Ağa’ filmiyle izlemiştik. Film izlememi önermenizle, sevdiğim bir işin doğruluğunu onaylamıştınız. Şanslıyım, iyi ki Kitap fuarlarına katılmışım. Şimdilerde imkansız. Müthiş davetler alsam da dünyanın her köşesinden; kıçımı kırmışım -Erdal Öz’ün şahsıma haklı tabiriyle-, papatyalarla, gelinciklerle, dikenlerle yazıyorum, dikkatimi dağıtsın istemiyorum ard niyetliler. Osman Şahin kitapları başta İngilizce olmak üzere sayısız dile çevrildi. İsveç’te, sonra Almanya’da, dünyanın önemli ülkelerinde öykü antolojilerine girdi, övgüler yazıldı. Biraz zaman tanırsanız “söz veriyorum…” Lütfi Kaleli, Erdal Öz(!), Osman Şahin hocalarım’ın kendilerine danışarak birer yazı/… İngilizce’ye kendi kalemimden 2009’da çevireceğim, önemli bir yerde de yayınlatacağım. Emeğiniz, hakkınız çok bende ödemem olanaksız. … Doğu, Güneydoğu, Anadolu’nun okullarında beden eğitimi öğretmenliği, Fırat boylarında köy öğretmenliği yaparak doğadan/öğrencilerinizden müthiş etkilenmişsiniz. Onur görevleriniz; Türkiye Yazarlar Sendikası, Türk Pen Yazarlar Derneği, Dil Derneği, Edebiyatçılar Derneği üyeliğiniz. TRT-1970 Öykü Büyük Ödülü’nü, Nevzat Üstün Öykü Ödülü’nü, Ömer Seyfettin Öykü Ödülünü, Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nı kazanmışsınız. “…bu güne dek çok ödülleriniz olmalıydı…” deyişinize aldırmıyorum. Anadolu’ya bakış çok iyi değil. Yarışmalara pek katılmıyorum arasalar bile artık. Ödül içinde yazmadım, sizleri tanımak önemliydi yeter. … Ne zaman sesini duysam; ilk duyduğum sözcükler arasında “…öyküm filme alındı… işini bırakmalısın… İstanbulda yaşamalısın…” Çok duyuyorum, söylüyorlar. Yurt dışında ağırlamak isteyenlerle onurluyum. Ancak Yörükler yorulmak bilmiyor. Zala kadınlar, Çoban Osmanlar hep olacak Çukurova’da, Zeugma’da. Alleben’de yaşayarak yazmak da farklı bir keyif hocam! Taşan Fırat sularının beslediği 6.000 yılı aşmış toprağın üzerine yalın ayak basarak yazabilmekten mutluyum… Herkes giderse burada kimseler kalmayacak! Oturalım bazılarımız “taşra… çöplüğümüzde…” Internet, okumak yetiyor. Kitap Fuarı çalışmalarımızda size çok gülmüştüm. Bilgilerinizi “PTT, faxla gönderme olayına…” Alışkanlıklarımızdan vazgeçebilmek sızlandırıyor bizi… 1970 TRT ödülleri köy kökenli ve Köy Enstitüsü çıkışlı iki sanatçi çıkarır ortaya. Ümit Kaftancıoğlu, Osman Sahin. Firar filminin öyküsünü cezaevinde yazar. 1997'de IX. Ankara Uluslararasi Film Festivali’nde sinemaya yaptığı katkılardan, Aziz Nesin Emek Ödülü ile, 1999 yilinda, 36. Antalya Altin Portakal Film Festivali'nde Yasam Boyu Altin Portakal Onur Ödülü ile onurlandırıldığınızı okudukça değerinizi/ değerimi daha iyi algılamaktayım. Asıl ben mutluyum/onurluyum sizinle aynı çağda yaşamaktan, tanıklıktan. Hemingway, Arthur Miller, Çehov, Ahmet Arif, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Talip Apaydın, Adnan Binyazar birliğini yaşarsınız Osman Şahin sözcüklerinde... Farklı yazın türlerinden yazmayı denediğimi söylediğimde müthiş öfkelenir. “…Seni şaşırtmaya çalışıyorlar. Kim söylüyor size bunları yapmanızı! Dikkat et… Öykü yazacaksın sen, unutma” diyerek ikna olurum bir süreliğine. İçimdeki çelet/uslanmaz çocuk etkiliyor beynimi öncelikle. Berfin’den İsmet Bey’i en son aradığımda ”…siz yaşıyormusunuz, nerelerdesiniz?..” sözleri çınlıyor kulaklarımda. Güvenmenizi, inanmanızı… halis Anadolu insanı vefayı, geleneği, kaybolmayı, dikkate… Bilerek hata yapmıyacağım, inanıyorum. Namus DNA’larımıza sinmiş, hiçbir güç onu yerinden çıkaramaz. Kendim/Babam yüzüme tükürür öncelikle. Ancak… düşünürseniz ki… yetkilisiniz, hakkınız var… Nesrin Özyaycı |
Öykü yazarlığında 36. yılını kutluyor Osman Şahin. Birkaç yıl önce kendisiyle “Son Yörük” adlı yapıtı üzerine söyleşmiştik Bostancı İstasyon Çay Bahçesi’nde. Güzel, keyifli ve benim için özel bir söyleşiydi, anlamlıydı. Gazete Kadıköy’deki dostlar yer açmıştı bu söyleşiye sanat sayfalarında.
Osman Şahin Kadıköy’de neredeyse her sosyal etkinlikte bizlerle beraber olan bir güzel insan, bir yazın ustası, bir eğitimci, bir bilge kişi. Kendisini Kadıköy Lisesi’nde öğrencilerimizle buluşturmuş, onun öykücülük konusunda birikimlerinden yararlanmalarını sağlamıştım. Yine güzel, yine anlamlı bir gündü. Anlamlı günler zincirinin bir halkası…
“Sonuncu İz” Osman Şahin’in yeni öykü kitabı. Bunu salt “öykü” dışında bir “Tarih” kitabı gibi okumak ve belki de bir Tarihçi gibi yorumlamak gerekir diye düşündüm. Ve öyle çevirdim kitabın her bir sayfasını. Toroslar, Bolkarlar, göçebe yaşamlar, gelenekler, Doğu Ermenileri, Taşnakçı Ermeniler, Padişaha bağlı yerli Ermeniler ve Tenekeci Onnik’in kızı Lusik.
Yaşamları içinde korku, ölüm, silah olanlar… Ve de aşk…
İşte yapıtın içeriğini anlatan açıklama bölümünde okuduklarım beni bir Tarih öğretmeni olarak daha da heyecanlandırdı. Sayfaları çevirdikçe “Sonuncu İz” ile başlayan merakım “Kar Avcısı” ile doruğa ulaşıyordu. Maharık’la devam ettim çay molasına kadar.
Sonra Lusik çıktı karşıma, ardından Seyyit, İsmil, Klarnetçi.
Bir Acı Kahve’nin ardından Çatal Islık. Ferho, Gaffur Ağa, Meyro, Cemil, Nuri, Süslü Sultan ve diğerleri..
Yaşamları bilinen “yaşamlar”dan çok farklıydı, yaşadıkları ortam “yaşanan ortamlar” dan…
Ve yaşadıkları, yaşattıkları…
Son yapraklar, son sayfalar kulaklarımda çınlayan şu sözleri fısıldadılar “Hoşça kal” derken.
“Sular donduğunda, toprak buz tuttuğunda, insanlık titrediğinde, sağlam olanlarla, hasta olanlar, gençlerle yaşlılar, zenginlerle yoksullar birlikte ölecekler. Kargalar leşlerine doyacakları. Yerler yerle yeksan olacaklar. Dünya ıssızlaşacak, çünkü dünya haksızlıktan yoruldu….”
………………………
Öğretmenevi’ndeyim. Osman Şahin’in “Sonuncu İz” i vardı yanımda az önce sayfalarını çevirdiğim.
Ve ben uzaklarda çok uzaklardaydım.
Şimdi yine uzaklardan bir sözü anımsattı belleğim. Andre Gide’nin bir sözünü.
“Mutluluğum başkalarının mutluluğunu arttırmaktır. Mutluluğunu arttırmaktır. Mutluluğum için başkalarının mutluluğuna muhtacım ben”
Nusret KARACA
Öykücü, senarist, Altın Portakal Yaşam Boyu Onur Ödülü sahibi Osman Şahin sessiz sedasız yeni kitabını yayımladı. 'Ölüm Oyunları' adıyla Can Yayınları'ndan çıkan kitap, beş uzun öyküden oluşuyor.
Mekânın Toroslar, kahramanlarının ise Yörükler olarak seçildiği 'Ölüm Oyunları', kaderleri ölümle kesişenlerin hikâyesini konu alıyor. Sonu hep ölümle biten bu beş hikâyenin üçünde Şahin, kendi dedesi Osman Ağa'ya yer veriyor. Törelerin egemen olduğu insan ilişkilerine, bir türlü kontrol altına alınamayan şiddet güdüsüne ve baskı altında alınmış cinselliğe rastalanan bu öyküler vesilesiyle Şahin'le konuştuk.
...
Kitabınızın adı 'Ölüm Oyunları' ve içerisinde sonu hep ölümle biten öyküler yer alıyor. Peki neden 'Ölüm Oyunları' diye sorsak...
Ben uzun yıllardan beri bu tür konuları bir araya getirirdim. İnsanların kişiliklerinin yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide belirlendiğine inanıyorum. Biz farkında olmasak da çocuklarımızı ölümle tehdit ediyor, şaka yollu 'Seni öldürürüm ha' diyoruz.
Doğu Anadolu'da olsun, Güneydoğu'da olsun, günlük yaşantımızda hep yaşamı ölümle korkutuyoruz, sanki ölüm yaşamın düşmanıymış gibi. Aslında ölüm yaşama atılan bir kazıktır. Ölüm teması ise evrensel bir tema.
Onun için özellikle bu konuyu seçtim. Elimde bu konuda yazılmış beş, altı öykü daha var, onları da ileride yayımlayacağım.
'Ölüm Oyunları'nda erkekler savaşçı, kadınlar ise barışcıl ve uysal kişiliğiyle karşımıza çıkıyor. Ancak tüm kötülükler kadınların başına geliyor. Neden?
Söyledikleriniz 'Osman Ağa' ve 'Zala'nın öyküleri için geçerli. Onları konu alan üç öykünün teması aynı fakat sonuçlarını farklı tasarladım. O öykülerde erkekler şiddet ve cinselliğini kanıtlamak zorunda kalıyorlar. Üç öykünün de temeli, özü aynı, yani orman yasası içinde sıkışmış güzel bir kadın ve iki erkek...
Toroslar'daki insan manzaralarını özellikle dile getirmenizin nedeni nedir?
Ben hep Doğu Anadolu'yu, Güneydoğu Anadolu'yu, Çukurova'yı ve Torosları yazdım. Dünyanın her tarafında da bu böyledir. Bir yazar neyi iyi biliyorsa onu yazmak zorundadır. Yani bu okura saygıdır. Eğer yazar bilmediği bir şeyi anlatırsa, yüzüne gözüne bulaştırır. Yani ben şimdi kutupları bilmeyen bir yazar olarak, kutupları iyi anlatamam.
Sizin birçok öykünüz senaryolaştı. Öyküleriniz sinemaya çok yatkın.
30'a yakını senaryolaştı fakat bunların yedisi yapımcılar tarafından alınmasına rağmen ekonomik kriz nedeniyle çekilemedi. Çekilenler arasında 'Fareler'i, 'Kızgın Toprak'ı, 'Tomruk'u, 'Kibar Feyzo'yu, 'Derman'ı, 'Firar'ı, 'Avcı'yı sayabilirim. Yedi senaryo çekim aşamasını bekliyor.
Yeni projeleriniz neler?
Beş, altı aydan beri ünlü yazarımız Yaşar Kemal üzerine bir kitap hazırlıyorum. Kitabın ismi 'Geniş Kenarlı Bir Nehrin Akışı: Yaşar Kemal'. Yaşar Kemal, gerçekten geniş kenarlı nehrin akışı. Çok büyük bir yazar ve diyebilirim ki dünyada bugün yaşayan beş, altı büyük romancıdan biri. Benim anneannemin, o topraklarda büyüyen Türkmen kadınlarının kullandığı sözcükleri kullanarak çok büyük bir roman dili yaratmıştır Yaşar Kemal.
Bir de 31 yıldan beri yayımladığım elliye yakın kitap tanıtma ve genel yazılarımı 'Bir Düş Kur Kendine' adıyla yayımlayacağım. 2003 yılının sonuna doğruda 'Sonuncu İz' diye bir öykü kitabı çıkaracağım. 70 yaşıma kadar iki roman, iki öykü kitabı daha yayımlamak istiyorum.
Osman Şahin, TRT 1970 Kültür ve Sanat Ödülleri’ndeki büyük ödüllerden birini “Kırmızı Yel” ile kazanarak adını duyurmuştu. Öteki ödülü “Dönemeç” adlı uzun öyküsüyle Ümit Kaftancıoğlu kazanmıştı. Osman Şahin, edebiyata birlikte ayak bastığı Ümit Kaftancıoğlu’yla ortak noktaları şöyle anlatır:
“1970 kuşağı yazınımız içinde benimle sevgili Ümit Kaftancıoğlu kadar birbirine benzeyen ikili az bulunur. Sevgili Ümit, Kars’ın Hanak ilçesinin Koyunpınar köyünde, Ulgar Dağı eteklerinde doğar büyürken, ben de, Bolkar eteklerinden savrulmuşum dünyaya. Ümit, kendi kırlarında koyun keçi çobanlığı yapmış, sopasıyla çiğdem kazmıştır, ben de Toroslar’da. Ümit yoksulluk belasının her türlüsünü görmüş geçirmiştir, ben de öyle.Ümit ilköğretimden sonra Cılavuz Köy Enstitüsü’ne gidebilmek için dört arkadaşıyla ikiyüz kilometreden fazla yayan yol tepmiştir. (Dönemeç öyküsünde enine boyuna anlatır bunları), ben de Bolkar eteklerinden altmış iki kilometre yayan yol yürümüşümdür, köy enstitüsüne girebilmek için.”

Bu yazı eğer Osman Şahin’in “Ateş Yukarı Doğru Yanar” adlı yazılar toplamı yayımlanmasaydı gazete yazıları arasında yitip gidecekti. Daha çok romanları ve öyküleriyle tanıdığımız Şahin yazılarını derledi.
Hapishane üstüne
Berfin Yayınları arasında yayımlanan “Ateş Yukarı Doğru Yanar”da şiir, öykü ve romanla ilgili yazılar yanında resimle ilgili yazılar da yer alıyor.

Kitabın en ilginç yazılarından biri bir ay kadar önce yitirdiğimiz Atilla Özkırımlı’nın Osman Şahin ile hapishane üstüne yaptığı söyleşi. Osman Şahin Kopo adlı roman için yazdığı yazıda suç işlediği iddiasıyla 142. maddeden ve 312. maddeden yargılanmış ve 18 ay hapis cezası almıştı. Osman Şahin kendi hapishane deneyimini ve gözlemlerini şu yargıyla bitiriyor: “Hapse kolay ve ucuz girilir, çok pahalı deneylerle çıkılır. Maphus insanı öylesine kuşatılmıştır ya, duygularıyla zengindir. Baharı da içinde taşır, kışı da. Hapis insanı, bir duygu yükü duygu ağırıdır. Sürekli sevinçle acının uçlarında gezinir. İçi iyiye de , kötüye de koşarak gider. Bir yüzü gülmeyi yaşıyorsa, öbür yüzü acıyı yaşıyordur. İnsan kendi iç ayrıntılarının ayrımına en çok hapisanede iken varıyor.Daha önceki yaşamının iyi kötü bir özümlemesini yapıyor. İnsan dışardayken bir insansa, içerde üç dört insan oluyor.”
Osman Şahin, iyi ki toplamış yazılarını. Unutuluşa bırakmamış...
.
Sait Faik Hikaye Armağanı "Selam Ateşleri" adlı öykü kitabı için Osman Şahin'e verildi...
SUNAY AKIN : Sait Faik'in öyküleri için neler söylersiniz?
Osman Şahin: Yalnızlıkların yarattığı bir yazardır Sait Faik. Yalnızlığın yazarıdır. Ne ki bu yalnızlığını yaşamdan koparak, insanlardan uzaklaşarak değil, aksine onlara yaklaşarak, onları anlamaya çalisarak gideren bir yazardır. "Yalnız olduğunuz zaman halka dönün, kendinizi başkalarına verin" diyen Çaykovski gibi, Sait Faik de, sürekli kendini, insanları, doğayı dinlemiş, sonra da kendi yalnızlığına çekilerek özümsediklerini kağıda dökerek öykülestirmistir.
Sait Faik sürekli kendinde öyküyü aramış, sürekli aranış içine girmiştir. Öykü sanatının doruğuna çiktigi halde kendi öykücülügünden kuşkuya düşerek, "Acaba bu öykü oldu mu?" gibi sorular sormuştur kendine.
Sait Faik, seçkin sınıfların insanlarını sevmemiş, onları yazmaktan kaçınmış, sevdiklerini yazmıştır. İnsan kişiliğinin zenginliğin altında boğulduğunu, topalladığını anlamıştır.
Bu nedenle sıradan, umut dolu insanların yazarı olmuş, onların yüreklerinde hiç kaybolmayan saflığı, arılığı görmüştür. Sait Faik'in doğayı ve çocuklari sevmesinin bir nedeni de, bozulmamış olmak, saflığı aramak...

Sait Faik ile kendi öykülerinizi ekmek arası balık yapmanızı istesem!
Sait Faik'in öykülerinde, yalınlık, dürüstlük ve şiir vardır. İçtenlik vardır. Yoğunluk vardır. Öykülerindeki kişiler yoksul, sıradan insanlardır. Adam hesabına alınmayanlardır. Benim öykü kişilerimle, Sait Faik Usta'nın öykü kişileri örtüsürler. Bu insanlar, ülkemizin birer parçası oldukları kadar, dünya insanlığının da birer parçasıdırlar. İnsan, her yerde insan değil midir? Öykülerimdeki doğa, yalınlık, şiir, çosku ile Sait Faik öykü duyarlılığının bir parçasıyım desem, inan doğru söylemiş olurum...
Sait Faik'i çok sevdiğiniz anlaşilıyor. Sait Faik Ödülü'nü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bütün öykü yazarlarımızın almayı düşledikleri tek ödüldür, Sait Faik Öykü Ödülü.
Ödülün değeri, en başta Sait Faik'in anısına konulmuş olmasından, seçiciler kurulu üyelerinin ülkemizin ağırbaşlı en seçkin bilge kişilerinden oluşmuş olmasından, bir de çok değerli öykü yazarlarımızın katılmış olmalarından ileri geliyor. Ben bugüne kadar Sait Faik ödüllerine tam altı kez katıldım. Ödül bu yıl benim yapıtıma verilmemiş olsaydı gelecekte yine katılacaktım. Bu nedenle, Sait Faik Ödülünü almaktan sonsuz onur duyuyorum...

Birçok öykücünün beyazperdeye aktığını biliyoruz. Sinema ile olan maceraniz nasıl başladı? Yeni bir senaryonuz var mı?
Sinema ile olan maceram Yılmaz Güney ile başladı. Öykülerimin derinliğinde yatan gizli sinemayı o gördü. Sonra öykülerimden uyarlanan filmler iyi "iş" yapınca, arkası geldi. Bugüne kadar yirmi bir öykü ve senaryom filme alındı. Bu filmler, yurtiçi ve yurtdışı festivallerde yirmi beşe yakın ödül kazandı. Erden Kıral'ın çektigi "Ayna" filmi, geçen yıl Avrupa da bütün zamanların "en iyi on filmi" arasına girdi. Sinema, edebiyattan çok farklıdır. Büyük paralar gerektiriyor. Sinema bir ekip işidir. Görsellik işidir. Büyük özveri ve çalisma istiyor.
Sizin beden ögretmeni olduğunuzu biliyorum. Koşturduğunuz, şinav çektirdiginiz, takla attırdığınız sanatçılar kimlerdir?
Öykü yazarı Necati Güngör, Tahir Abacı, Ali Balkız, Şükrü Bilgiç, Berrin Kırımlıoğlu, çok sevdiğim değerli gazetecilerimizden Füsun Özbilgen, Asım Ertan, Korkut & Aykut Tankuter, Ünal Küpeli, Seçkin Yaşar, Aydın Sayman, ülkemiz resminin yüzaklarından Prof. Ergin İnan, Kopenhag Üniversitesi yüksek matematik profesörlerinden Mutlu Sümer, sekiz uluslararası mimarlık ödülü kazanan yüksek mimar Fuat Kınıkoğlu, İzmir valisi Kutlu Aktaş, Adalet Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Kenan Doğan, Modern Folk üçlüsünden Selami Karaibrahimgil, halk türküleri sanatçısı Selahattin Alpay ve günümüz politikacılarından Hüsnü Doğan, Hasan Celal Güzel şu an akklıma gelen ögrencilerim arasında bulunuyorlar.
Son olarak da yeni çalismalarinizdan söz edelim...
Biri roman, ikisi öykü olmak üzere üç kitaplık bir çalisma üzerindeyim. Romanın ismi "Fıratın Sırtındaki Kan". Şimdiden dört yüz sayfayı buldu. Belgesel bir roman olacak. Öykü kitaplarından birinin adı "Gökyüzü Falcısı", öbürünün adı "Ev Karadır".
"Gökyüzu Falcısı"nda çok ilginç, anlatıma, dile ağırlık veren dişli, güzel öyküler var.
Bu çalismalarimin ne zaman kitaplaşacaklarını bilemem...
-"Kırmızı Yel" (1971) ile başlayan öykü serüveninizi, 8. öykü kitabınız "Mahşer"le (1998) zenginleştirici bir düzeye eriştiriyorsunuz. Önce yazarlığınızın oluşumu, kaynakları, etki ve izleri üzerinde duralım...
- Dicle Köy Enstitüsü'ne gittiğim yıllar, birçok şeyi görmeye başladığım halde henüz tanımlayamadığım bir dönemimdi. Enstitüde bize, okuduğunu anlama, eleştirme, doğru soru sorma, inceleme, değerlendirme gibi yaşamın temel damarlarını tanımamız öğretildi. Siverek'te, Fırat yöresindeki aşiret köyü Kalemli'de öğretmenliğe başladığımda bavulum kitap doluydu. Ayrıca Siverek'e maaş almaya gittiğimde, kitapçıdan Varlık dergisi ile yeni çıkan kitapları alır okurdum. Bu kitaplardan ilk aklıma gelenler; John Steinbeck'in "Fareler ve İnsanlar", "Sardalya Sokağı", "İnci", ""Bilinmeyen Bir Tanrıya", Erskine Caldwell'in "Toprak Hasreti", Jack London'un, "Ateş Yakmak", "Dönek", "Yaşamak Hırsı", Ernest Hemingway'ın "Silahlara Veda", o yılların Nobel ödüllü yazarı İzlandalı Halldor Laxness'in "Salka Valka", Romen yazarı Panait İstrati'nin yapıtları, Kemal Tahir'in "Köy'ün Kamburu", Mahmut Makal'ın "Bizim Köy"ü, Yaşar Kemal'in "İnce Memet"i, Orhan Kemal'in "Babaevi", "Avare Yıllar" ile "Cemile"si, Oktay Akbal'ın "Suçumuz İnsan Olmak", "Bizans Definesi", "Bulutun Rengi", Talip Apaydın'ın "Sarı Traktör"ü.
John Steinbeck, Jack London, Panait İstrati, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal beni en çok etkileyen yazarlar arasındaydı. Yaşar Kemal'in "İnce Memet" romanında anlatılan doğa, eşkıyalar, ağalar, toprak yüzünden köylülerle ağaların savaşımı, candarma baskısı, Fırat yöresinde de vardı. Yaşadığım ortam ve mekân, İnce Memet romanında anlatılan mekânın aynısıydı.
Toroslar'daki yoksul çocukluğumda, Fırat yöresinde tanık olduğum akıl almaz gerçekler, okuduğum kitapların bende bıraktığı derin iz, birikim ve etkiler... Çok okuyan insanda yazma isteği artar derler. Sürekli koşan bir insanın bir gün kendini bir yarışta denemesi gibi bende de görüp yaşadıklarımı yazmak düşüncesi iyice yoğunlaşmaya başlamıştı.
- Yaşadığımız coğrafya,kültürel ortam ve yazıyla yüzleşme... Bunların buluşma noktalarını anlatmanızı istiyorum:
- Doğaya ve yaşama dair belleğim ilkin Toroslar'da oluşmuştur diyebilirim. Çocuk doğduğu zaman ana karnından nasıl doğum izleri kazanırsa, benim çocukluğum da Toros doğasının izlerini taşır. Doğa belirleyicidir; insan huyunu suyunu ondan alır. Toroslar yalnızca temiz hava, orman, çiçek değildir. Her canlıya yaşamı, korkuyu ve ölümü öğretir. Diş ve pençe yasası geçerli olduğu için acımasız ve öldürücüdür doğa. Akla hayale gelmeyen zorluklar, kalleşlikler, pusular, avlanırken av oluverme durumu, yaşam ve ölüm korkusuyla birbirlerine saldıran yüzlerce canlının yaşadığı yerlerdir Toros doğası.
Yetiştiğim kültürel ortama gelince; köyümde, Selçuklu ve Osmanlı'yı kuran Oğuz Türkleri'nin kullandığı saf Oğuz Türkçesi, ya da, Yunus Emre Türkçesi dediğimiz dil konuşulurdu. Yalın, doğaçlama, fazlalıklarından arınmış bir dildir bu. Bunun yanında, Orta Asya Şamanlığı'ndan kalma pagan kültürlerin etkisi büyüktü. Pagan kültürlerde doğa, gizemli, canlı güçlerin at oynattığı yerler olarak bilinir. Her şeyin bir nedeni vardır. Makamlar, Makam Taşları, yatırlar... Bunların hepsi de Orta Asya Şamanlığı'nın kültür izlerini taşırlar. Türkler Müslümanlaşınca yatırları türbeleştirmişlerdir. Yatır kültürü aslında bir şaman kültürüdür. Ve Anadolu'nun Türkleşmesinde önemli rol oynamıştır.
Sözlü anlatım geleneği
Ayrıca yaygın bir sözlü halk anlatım geleneği vardı köyümüzde. Her ailenin, obanın ve köyün canlı anlatıcıları vardı.Anlatıcılar yaşlı, saygın 'Bey-ana'lardan oluşurdu. Biz onlara 'Biyana' derdik. Bey-ana'lar, erkek gibi tütün sarar içerler, ayakkabıları olduğu halde giymez, kış yaz yalınayak dolaşırlardı. Sözleri dinlenir, saygın kişilerdi. Ancak askerliğini yapmış olanlarla, evlenerek sorumluluk üstlenmiş olanlar, Bey-ana'ların yanında oturabilirler, cigaralarını yakabilirlerdi. Bey-ana'lar, kendi ailelerinin, obalarının sese dönüşen canlı bir tarihiydiler. Bey-ana'lar, Dedemkorkut'tan, Ezop'tan, (örneğin 'Sisyphos Efsanesi'ni ben ilkin onlardan dinlemiştim. Efsane kahramanının adı da Memet'ti). Hazreti Ali cenklerinden, Kerem ile Aslı'dan, Sürmeli Bey'den, Köroğlu'ndan öyküler, destanlar anlatırlardı. Anlattıkları öyküleri köyümüzün mekânına, yani Toros'un doğasına göre uydurur söylerlerdi. Bunun sonucunda bizler ormana, oduna veya koyun keçi otlatmaya gittiğimizde, Deli Dumrul'un, Tepegöz'ün bir yerlerden karşımıza çıkıvereceği korkusuyla yaşardık.
Bey-ana'lar bazen de kendiliklerinden öykü, masal düzerler, kendi iç dünyalarını, çevrelerinde olup bitenleri, yaşanmış olayları, aşkları, düşleri bir masal ve öykü formuna uydurarak anlatırlar, böylece kendi küçük 'epope'lerini yaratırlardı. Köyümüz sıradağlarla çevrili doğal kale durumunda olduğundan, yüzlerce yıl kapalı kalmış bir yerdi. Bu da, Bey-ana'ların düşsel dünyalarını zenginleştiren, yaratıcı yanlarını besleyen bir öge oluştururdu.
Toroslar'da her şey hareket halindeydi, kıpır kıpırdı. Taş yuvarlanır, su gürültüyle akar, rüzgâr kasırga gibi eser, yağmur hışımla inerdi. Bu doğada insanlar da hareketli ve konuşkandılar. "Dil insanın ağzında sesiyle yarattığı bir sudur; konuşmayanın suyu kurur" sözü onlarındır.
Ağıtçı soydan gelen kadınlar vardı bir de. Yürek parçalayıcı, içe işleyen ağıtlar yakarlardı. Yalnızca ölen kişilerin ağıtını değil, yitirilen değerli bir eşyanın,ölen bir hayvanın ağıtını da yakarlardı. On üç yıl çiftimizi sürdükten sonra ölen Sarıöküz'ümüzün ardından anamın yaktığı ağıtı unutamam.
Kara Havva, Kara Hapa, Makineci Fatma, Ümmülü, Sarıkız Ayşe bu ağıtçı kadınlardan bazılarıydı. (Hapa, Hitit tanrıçası Hepat'ın günümüz Türkçe'sindeki adıdır).
Ağlayabilme sanatı
Ağıtçı kadınlardan Kara Havva, seferberlikte askere alınan ve şehit düşen yüze yakın askerin tek tek ağıtını yakmış, onların namlarını yaktığı ağıtlarla köyümüzde yıllarca yaşatmıştır. Ağıt yakmak, ağıt söylemek başlı başına bir söz ve ses ustalığıdır. Sözle yakıştırma, benzetme, inişli çıkışlı bir çığlıkta saatlerce gözyaşı dökebilme, ağlayabilme sanatıdır.
Bu ve buna benzer ortamların çocuğu olmamın yoğun etkileri vardı üstümde.
- Sizin yazarlık dokunuzu var eden bu iklimi uzunca bir süre yazmadan soludunuz. Peki, yazmak, anlatmak düşüncesi hangi süreçte oluştu? Sonuçta bunun ivmesi nasıl oldu?
- Olumsuz, ilkel koşullarda yaşayan bir insanın, normal koşullarda yaşayan insandan daha çok anlatacağı konular olacaktır. Benim gördüklerimi, yaşadıklarımı anlatmam için de birçok nedenim vardı. Fırat yöresinde her gün karşılaştığım acı insan gerçeği; gövde, dal gitmiş, yalnız köküyle idare edilen hayatlar. Yaşamın orada, susuz toprakların arasında Fırat gibi yanlış aktığını, görmek, sel sularının odun kütükleriyle birlikte sürükleyip getirdiği insan ölüleri... O güne kadar kadın bedenini tanımadığım halde bir maraba karısının doğumuna çağırılmış olmam... Fırat insanının silaha olan tutkunlukları, yedi sekiz yaşındaki öğrencilerimin tabancayla sınıfa girmeleri, bitmez tükenmez kan davaları... Okul, sıra, kara tahta, öğretmenevi hak getire. Gündüz okul, akşam konuk odası, geceleri de yatak odam olan tek göz odam. Geceleri ünlü eşkıyalardan Bekir Gülel (Bekiro), ile Eşkıya Hüso çıkar gelirlerdi. Ora insanımızın ağır dinsel korkulara, muskalara sürgün edilen umutları, içlerindeki yaradan sızan kanı, kısa, yalın sözcüklerle yazmaya çalıştım.
Fırat insanı, içgüdüleriyle, yaşamlarını kaplayan rezilliğe karşı çıkarken, dış görünümleriyle aynı düzene saygılılarmış gibi sürekli bir ikilemi yaşarlar. Çelişkilerle yüklü bir karşıtlıklar insanıdırlar. Fırat'ın öksüzleri, Güneydoğu tarımının zenci köleleridir onlar. Kırışıklıklarla dolu yüzleri, binlerce yıllık Sümer tabletlerini andırır. Korku ve baskı yüzünden yaşama olan isteklerini asla dillerine vuramazlar. Duygularının adını bile anmaktan çekinirler. Topraksızlıklarının bir yazgı olduğunu ve bu yazgılarının hiç değişmeyeceğine inanırlar. Ağaları sırtlarını okşayınca: "Ağam bana, kapımdaki köpek demiş!" diyerek çocuk gibi sevinirler. Bu ve buna benzeyen birçok gerçeği, yanımda taşıdığım defter sayfalarına gizlice yazardım.
Beni yazmaya iten bir başka neden de, küçükten beri yaşamımın her anına sinmiş olan yoksulluğumun iç dünyam üzerinde bıraktığı izler olmuştur. Köy kökenli oluşumun zamanla hor görülmesi ve buna karşı duyduğum öfke olmuştur. Bu duyguların ayırdına daha çok kentlerde vardığımı söylemeliyim. "Bu adam köylüdür, kültürü de köylüdür" gibisinden alaylarla çok karşılaştım. İnsanlara tepeden bakan böylesi tuzak anlayışların kökenini, yani beyaz adamın siyah adama, Arvupa-Amerika 'Ben Merkezli' bir anlayıştan kaynaklandığını biliyorum. İnsan insana, kültür ve gelir düzeyi ne olursa olsun, yandan, üstten bakmamalı. Dün olduğu gibi bu gün de hilekârlığın, kurnazlığın simgesi sayılan ünlü Yunan mitolojisi kahramanı 'Ulysse'e ve onun günümüz sinemasındaki ardılı, Dallas dizisinin 'Ceyar'ına özenmek, herkese önerilen bir moda oldu. Oysa asıl övünülecek, örnek alınacak insan, çağımızın ünlü insan-bilimcisi Claude Levi-Strauss'un, kültürleri ve yaşamları ne olursa olsun, en basit yerlileri bile küçük ve hor görmeyen, onları en az uygar insanlar kadar seven, sayan anlayışıdır.
- Yazın ortamıyla yüzleşmenizden söz edelim biraz da? Nasıl karşılandınız, nasıl karşıladınız?
- Umudumun fevkinde bir ilgiyle karşılandığımı söylemeliyim. "Edebiyatımızda taze kanlar" başlığıyla gazete ve dergilerde boy boy resimlerim çıktı. Öyküm Cumhuriyet gazetesinin kültür-sanat ekinde yayımlandı. Doğan Hızlan, Adnan Özyalçıner, Rauf Mutluay röportaj yaptılar benimle. Edebiyat dünyamızın ortasına paraşütle inmişim gibi duygular yaşadım. Kırmızı Yel kitabım için, Hasan İzzettin Dinamo, Ömer Faruk Toprak, Tahir Alangu, Mehmet eyda, Ahmet Köksal, Tomris Uyar, Selim İleri ve Mehmet Ergün ve daha birçokları yazılar yazdılar, görüşlerini açıkladılar. Öykülerim üstüne olumlu olumsuz, haklı eleştirilerde bulundular. Ahmet Kabaklı, 'şıhları' öykülerimde küçük düşürdüğüm için öykülerimi olumsuzlayan bir tavır içindeydi. Bazı yazarlar da: "Kitabın her sayfası kan kokuyor. Hikâyesi 'yırtıcılık'tan, 'kan kokusu'ndan alıyor gücünü" diye yazdılar. Aslında haklıydılar. Ama o zamanlar buna sinirlenmiş, dergilerin birinde şöyle bir karşılık vermiştim:
"Ne yapayım kan kokuyorsa. Yazdığım yörelerin gerçeği öyle. Okurlarımın duyguları incinecek diye gözümle görüp yaşadığım acı gerçeklerin üstünü kremayla tatlandıramazdım. Benim için okurlardan önce gerçeğe saygı gelir..."
- Bu süreçte sizi sinemaya yakınlaştıran öğeler neler oldu?
Sinema aklımın ucundan bile geçmezdi. TRT Öykü Büyük Ödülü'nü kazanıp kitabım yayımlanınca, sinemacıları kapımda buldum. Şöyle: 1971 yılı Adana Altın Koza Film Şenliği'nde Yılmaz Güney, dört altın Koza Ödülü'nü birden almış, ününün doruğuna çıkmıştı. Bir gün Yılmaz Güney'den bir telgraf aldım. Beni Güney Film'e çağırıyordu. Gittim, buluştuk. Mahmut Tali Öngören ağabey, Güney Film'in başındaydı, Yılmaz Güney, Kırmızı Yel öyküsünü çok sevdiğini, öyküyü filme çekmek istediğini söyledi. Ve o zaman için çok sayılabilecek bir para verdi, on bin lira. Filmi dört mevsimde çekeceğini, Avrupa'dan ses uzmanları getirterek filmi sesli çekeceğini, Antalya'da çok büyük bir stüdyo inşa ettireceğini, çekeceği filmle dünya sinemasına açılacağını heyecanla söyledi. Hazırlıklara başlandı. Ama ne yazık ki, üç ay sonra Mahir Çayan davası nedeniyle tutuklanarak, Selimiye kışlasındaki askeri cezaevine kondu.
'Yumurtalık Olayı'
Yılmaz Güney iki buçuk yıl sonra hapisten çıktı. Güney Film'de buluşup kucaklaştık. O aralar 'Arkadaş' filminin hazırlıklarıyla meşguldü. 'Arkadaş'ın çekiminden sonra Çukurova'da Pamuk ırgatlarının yaşamlarını konu alan bir film çekeceğini (Endişe), daha sonra da 'Kırmızı Yel' için, motor diyeceğini söyledi. Ama bu kez de, Endişe'nin çekimi sırasında hepimizin bildiği talihsiz 'Yumurtalık Olayı' patlak verdi. Ve böylece o güzelim insan yıllarca demir parmaklıkların ardına atıldı.
Yıllar sonra bu öyküyü, Başar Sabuncu'nun senaryosundan Atıf Yılmaz, 'Adak' adıyla filme çekti. Tarık Akan çok iyi bir oyun verdi filmde.
İkinci öykü kitabım Acenta Mirza'da yer alan, 'Musellim ile Kuşde' öyküsü, Memet Fuat'ın yönettiği Yeni Dergi'de yayımlanmıştı. Yönetmen Feyzi Tuna, öyküyü çok sinemasal bularak satın aldı. Öykü bir yıl sonra 'Kızgın Toprak' adıyla filme çekildi. Fatma Girik filmdeki rolüyle, Uluslararası Taşkent Film Şenliği'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı. Kızgın Toprak kendi döneminin en çok ses getiren filmi oldu. Birçok yurtdışı festivale katıldı. En az sekiz ülkeye satıldı.
'Kızgın Toprak'ın gişesel başarısından sonra, yönetmen Korhan Yurtsever, 'Kırmızı Yel'de yer alan 'Fıratın Cinleri' öyküsünü satın aldı. İhsan Yüce senaryolaştırdı. Aytaç Arman, Turgay Toksöz başrollerde oynadılar. Fıratın Cinleri, 1978 Antalya Film Şenliği'nde, en iyi üçüncü film, Cahit Berkay da en iyi müzik ödüllerini aldı. Yine aynı yıl 'Kırmızı Yel'deki 'Fareler' öyküsünü, Arzu Film'in sahibi Ertem Eğilmez satın alarak 'Kibar Feyzo' adıyla filme çekildi. 'Kibar Feyzo', Moskova Film Şenliği'ne katıldı. Kemal Sunal, Şener Şen, Müjde Ar, İlyas Salman filmin oyuncuları arasındaydılar. Toprak ağalığının hicvedilip taşlandığı seçkin güldürü filmlerimizden biri oldu, Kibar Feyzo.
Daha sonraki yıllarda Derman, Tomruk filmleri çekildi. Ardından Acı Duman'da yer alan 'Beyaz Öküz' öyküsü, Erden Kıral tarafından ben hapiste iken, Yunanistan'da 'Ayna' adıyla filme çekildi. Ayna, uluslararası birçok ödül kazandı. Ayrıca Avrupa'da bütün zamanların en iyi on filmi arasına, 'ikinci olarak girdi. Ve böylece hemen her yıl bir veya iki öyküm filme çekilmeye başladı. Sonraki yıllarda öykülerimin senaryolarını da ben yazmaya başladım. Öykülerimden uyarlanan filmlerin sayısı böylece '21'e ulaştı.
- İlk yapıtınız 'Kırmızı Yel' ve bunu izleyen 'Acenta Mirza' (1974) kırsal kesim insanının yaşamsal gerçekliğini yansıtmaya yönelik temaları içeren öykülerden oluşuyordu. Bunları yazmanızın önünü açan süreç neydi? Tanıklık mı, bilinçlilik durumu mu, farklı olanı yansıtmak düşüncesi mi, ya da...
- Her üçü de sayılabilir, ama en çok 'bilinçlilik durumum' söz konusudur. 1961 Anayasası, Cumhuriyet tarihimizin en demokratik, en özgürlükçü anayasasıydı. İyice gericileşen Demokrat Parti iktidarının devrilmesinden sonra ülkemizde gözle görülür bir aydınlanma süreci başladı. Bu süreci 1961 Anayasası'na borçluyuz. Batı ülkelerinde iki yüz yıldan beri tartışılan Marksist dünya görüşü artık ülkemizde de okunmaya, tartışılmaya başlanmıştı. Yeni yeni kitaplar çeviriliyor, bizler olaylara, ekonomiye sınıfsal bakış açısıyla bakmayı öğreniyorduk. Ülkemizdeki yarı feodal yapı çatırdıyor, topraksız köylülerde toprak isteği artıyor, toprak reformu istiyorlardı. Kırk yıllık politikacı İsmet İnönü bile 'ortanın solu'ndan söz eder olmuştu. Kentlerde fabrikalar, kırsalda toprak işgalleri başlamıştı.
Malatya Lisesi'ndeki öğretmenliğim sırasında, Malatya, Elazığ, Tunceli'ye bağlı otuzdan fazla köyü dolaşmış, öğrencilerimin de yardımlarıyla kendime göre folklor taramaları yapmıştım. Köylü kökenli biri olduğum için Fırat yöresi, Doğu, Güneydoğu Anadolu insanını az çok tanır olmuştum.. O aralar Kemal Bilbaşar'ın Cemo, Memo romanları ile Fikret Otyam'ın 'Oy Fırat Asi Fırat' röportaj yazılarının dışında Fırat yöresini anlatan öykü, roman, yazı yoktu yazınımızda. Belki de vardı da, ben ayırdında değildim. Dicle ile Fırat yöresi, Mezopotamya uygarlığına analık etmiş iki tarihi nehirdi. Doğu, Güneydoğu insanımızın yüzde yirmiye yakını bu bölgede yaşıyordu. O güne kadarki okuduğum kitap ve dergilerden kazandığım toplumsal bir bilinçlilik durumum vardı.
Yoksulluk, saflık, dinsel baskı
Kırmızı Yel'deki öykülerde aşırı bir yoksulluk, saflık, dinsel baskı ve topraksızlık görülür. O dönemde Güneydoğu'da yeterli fabrika, işletme yoktu. Tek üretim aracı topraktı, o da büyük aşiret ağalarının elindeydi. Bu durum ora köylülerinin her yıl biraz daha köleliğe itilmeleri demekti. En çok da kadınların ezilmeleri demekti. Adları sesleri bilinmeyen, değil okuma yazma, yeterince Türkçe bilmeyen, kentten gelen kadına, erkeğe 'komutanım' diye seslenen o insanların yaşamlarına vuran şaşkınlık, kendi iç dünyalarında hiç eksilmeyen kederli bir türküye dönüşmüş gibiydi. Bu gizli sesin dilini Kırmızı Yel'deki öykülerimde biraz olsun yakaladığımı sanıyorum.
'Acenta Mirza'yı yazdığım dönemlerde ise makineli tarım az çok artmış, karayolları açılmış, TV radyo, basın gibi kitle iletişim araçları çoğalmıştı. Bu da, kırsal kesim insanına bir hareketlilik getirmişti. Makineli tarımın artmasına koşut olarak işsizlik de artmıştı. Köyden kente göç hızlanmış, gecekondulaşma başlamış, yerlerinden oynatılan insanlarda sağlıklı olmayan bir uyanış, bir şaşkınlık başlamıştı. Acenta Mirza'da yer alan 'Bedvanlı Zülfo' öyküsünde uyanan marabanın tam bilinçli olmasa da, ağasına başkaldırışı, ağasını mahkemeye verişi anlatılır. Yine aynı kitaba adını veren 'Acenta Mirza' öyküsünde ise -rahmetli Asım Bezirci, bu öykümü 'Seçme Öyküler' kitabına almıştı- artık ağalığın bittiğini, yol yakınken, 'Mirza Ağa'lığı bırakıp, kentlere kapağı atmak gerektiğini, 'Acenta' açarak, Mirza Ağa iken, 'Acenta Mirza' olmanın yollarını, isteğini, bizzat Mirza Ağa'nın ağzından dinleriz.
"Ağız İçinde Dil Gibi"
- "Ağız İçinde Dil Gibi" (1980) ile öykücülüğünüzde bir farklılaşma gözlenir. Olay/durum/atmosfer iç içe işlenir. Dilde, anlatımda yoğunlaşma, en belirgin yan doğa-insan ilişkilerini yansıtmadaki derinlik, geleneksel yaşam ögelerinin tematik olarak ele alınıp irdelenmesi... "Acı Duman"da (1983) bu yanlar belirgince ortaya çıkar. Giderek, aynı coğrafyada gezinseniz de, farklılaşan/gelişen bir yazarlık tavrınız var. Sizi bu kıyıya getiren neydi?
- Acenta Mirza ile Ağız İçinde Dil Gibi'de yer alan öykü tiplemelerinin çoğunda belirgin bir demokratik ruh sezilir. Kırmızı Yel ile Acenta Mirza'da yer alan öyküler için yazılan, eleştirilerin ağırlık noktası hep şuydu: 'Olay ağırlıklı, dile fazla yaslanmayan, gücünü olayın çarpıcılığından alan, olayın ardından giden' türdendi. Kimi eleştirmenler de, öykülerimi Bekir Yıldız'ın öykülerine benzetiyordu. Bunlar benim için çok yerinde, uyarılardı. Değerli denemeci, eleştirmen Adnan Binyazar, o yıllarda yayımlanan, Hayati Asılyazıcı'nın yönettiği 'Sinan Yıllığı'nda öykücülüğüm üstüne bir yazı yazdı. Adnan Binyazar bu yazısında, "Osman Şahin, Güneydoğu'yu Bekir Yıldız'a bırakmalı, kendi doğası olan Torosları yazmalı" diyordu. Adnan Binyazar'ın bu güzelim yazısı adeta içimden geçen düşüncenin sesiydi. O günden sonra Torosların evrenini, ora insanlarının serüvenlerini yazmaya karar verdim. Dikkat edilirse, Kırmızı Yel'den üç yıl sonra (1974) yayımlanan Acenta Mirza'da yer alan sekiz öyküden dördü -Deli Hatice, Sarı Öküz, Zala Kadın, Bebek- Torosları anlatan öykülerdir.
"Ağız İçinde Dil Gibi"de yer alan on öyküden yedisi -Irgat Erleri, Tomruk, Obruk Bekçisi, Özlü Hamurlar, Ağzıkörler, Ağız İçinde Dil Gibi, İzmir Bekir- yine Toroslarla, Çukurova insanını anlatır.
Toroslarla, Çukurova'nın doğal yapısı, çeşitli, renkli, yeşil ve çiçeklidir. Bu nedenle Toroslarla, Çukurova'yı anlatan öykülerimde zengin bir doğa betimlemesi vardır. Ayrıca dile, kurguya özen göstermeye, elimden geldiğince 'olay' öyküsünden kaçınmaya çalıştım.
"Acı Duman" ise, yazarlık yaşamımın en ağır, en çileli döneminde yazılmıştır. Şöyle: Kopo romanını eleştiren bir yazım yüzünden, 3 No.lu İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nce 18 aya mahkûm edilmiştim. Cezamı Yargıtay onayladı. Hakkımda yakalama, tutuklama kararı her an çıkabilir, gece yarısı kapıma polis dayanabilirdi. Kadıköy İnfaz Savcılığı'ndan yasa gereği dört aylık izin aldım. Gece gündüz çalışarak "Acı Duman"ı yazıp bitirdim. Acı Duman'da, doğu, güneydoğu ve Toros kültürlerinin oluşturduğu canlı, gizemli, suskun bir ruhu yakalamayı amaçladım. Dört aylık süre içinde hiç hareket etmediğim için, kilom 67'den 82 'ye çıktı. Yayıncım, Cem Yayınevi'nin değerli yöneticisi, dostum Ali Uğur, büyük bir özveride bulunarak, cezaevine girmeme üç gün kala, Acı Duman'ı kitaplaştırıp elime tutuşturdu. Ben de, cezaevine girmeden önce dışarda doğum yapan genç bir ananın sevincini duydum. 1 Haziran 1983 günü de Şile Savcılığı'na gidip teslim oldum.
Acı Duman'da "Sarı Sessizlik" adında bir öykü vardır. Naif, yumuşak gibi görünen öykü dokusunun altında akıl almaz bir trajedi saklıdır. "Sarı Sessizlik"in altına: "Bu öyküdeki olaylar ve kişiler gerçek değil kurmacadır" diye kısacık bir dipnotu düştüm. Oysa bu öyküdeki olaylar ve kişiler kurmaca değil, gerçekti. Bunu o kitabı yazarkenki baskı ve korkuyu belirtmek için söylüyorum. Bir kitap eleştiri yazısı yüzünden hapise giriyordum. Giripte çıkamamak vardı kaderde.
- "Kolları Bağlı Doğan"la (1988) bu kez farklı bir birikimle okur karşısına çıkıyorsunuz. Yazılanların hepsinde hapishaneyi konu ediniyorsunuz. Bunlarla toplumun belli bir kesimine ışık tutarken, içerdeki insanların trajik yaşamlarının boyutlarını yansıtarak, bir döneme de ışık tutuyorsunuz? Bu tanıklık ya da geçiş nasıl oldu?
- İlk kez cezaevine giren bir insan, elini ayağını nereye koyacağını bilemez. Her şey düş gücünün ötesine geçmiş gibidir. Benim için de öyle oldu. Şile Cezaevi'nde kaldığım on kişilik koğuşta on sekiz mahkûm vardı. Geceleri on mahkûm ranzasında yatarken, sekiz mahkûm da yer darlığından yataklarını yere serer, yatarlardı. Yerde yatan sekizinci mahkûm bendim. Ve yatağım tam tuvalet kapısının ağzındaydı. Yalova Cezaevi'ndeki on sekiz kişilik koğuşta ise tam kırk üç kişi kalıyordu. Aşırı sıcak, tahtakurusu, cigara dumanı, ter ve pislik korkusu... Böyle yerde kalan insanın beyni her an kamçılanmış gibi olur, dolaylı bir linci yaşar.
Düşünmenin katili 'korku'
Orada gördüğüm her şeyi, kurşun kalemle yumuşacık peçete kâğıtlarına yazar, biriktirir, sonra onları kirli çamaşırlarımın içine gizler, görüşüme gelen eşime saklaması için verirdim. Yıllar sonra "Kolları Bağlı Doğan" adıyla öyküleştirdiğim yazılar, işte o peçete kâğıtlarının sırtına yazdığım yazılardan oluşuyor.
İnsan hapiste geçici bir süre susturulabilir ama onun aklına kimse kilit vuramaz. Belli bir bilinç düzeyine gelmiş insan, yaratıcılığını, alışkanlıklarını, zevklerini bir süre erteler, kendi içine çekilerek, yüreğini bir tür gizleme yeri yapar.
Hapishane korkudur. Korku insanın günlük yaşamında kendini bir başkasına anlatamamasının, kimseye güvenememesinin adıdır. Aynı şekilde bir başkası da size anlatamaz kendini. Böylece kişi ve kişilerden oluşan bir toplum kendi içinde kilitlenir kalır. Her türlü iletişim durur. Sistemleştirilen bu korkulu yılları hepimiz 12 Eylül'den sonra yaşadık.
Korku düşünmenin katilidir. Korku, açan çiçeğin üstünden tankın geçmesidir. Korku yalanın anasıdır. Korkunun olduğu yerde yaşam olmaz. Korku biraz öldürür de. İnsanlar kendi korkularının denetimine gireceklerine, onun üstüne gitmeyi denemeli, böylece kendi korkularıyla yüzleşebilmelidir.
Korkunun bütün canlıların yaşamında ayrıca çok özel bir önemi vardır. Korku yaşamsal boyutta bir duygudur. Canlıların hayatta kalabilmeleri için korku denilen duyguyu kesin bilmeleri gerek.
- Öykülerinizde beliren bir başka yan da şu: Dipten dibe eleştirellik söz konusu. Ayrıca aydın kimliğinde bir sorgulama, yapılagelenlere/tanıklıklara bir başkaldırı var. Tüm bu yaşanılanlar karşısındaki yazarlık tavrınızdan söz edelim biraz da.
- On iki yaşıma kadar yeterince beslendiğimi sanmıyorum. İnsan ayağının bir numarası olduğunu, sabun köpüğünün insanın gözünü yaktığını ilk kez Dicle Köy Enstitüsü'nde öğrendim ben. Benim gibi yoksul ortamlarda büyüyen kişilerin ömürlerince duydukları tek sözcük şudur: "Haksızlık..." Açlıkla, üşümenin gücü sizi her gün aşağılar. Yanıbaşında ise karnı tok, üstü başı temiz, bakımlı insanlar görerek, içinizden hem onlar gibi olmayı istersiniz, olamayınca da en başta ona, sonra da herkese kızmaya başlarsınız. İyice bilinçlenince, yoksulluğunuzun yalnızca kendi suçunuz olmadığını, büyük toplumsal haksızlıklar nedeniyle bu hale geldiğinizi görmeye başlarsınız. Bu durum giderek dünyaya eleştirel bir gözle bakmanızı sağlar. İşte ben bu yüzden toplumcu-gerçekçi-eleştirel bir sanat anlayışından yanayım. Sanatçı olmadan önce insanın 'aydın' olmasına inanıyorum.
Birçok öykümde ağır toplumsal haksızlıkları, çarpıtılmış din anlayışının elinde heder olmuş insanları, çekilmez hale getirilen yaşamın bireyler üzerinde yaptığı ağır psikolojik yaraları, kolay, anlaşılır bir dille yazmaya, okurlarımın zevklerine seslenerek, onların iç dünyalarını zenginleştirmeye çalıştım.
Kurulu düzeni eleştirmek
- Öykü ve yazarlık tavrınızda beliren en önemli yan, bu kitabınızda da ön plana çıkıyor: Tanıklık... Bununla birlikte anlattıklarınıza ağan diğer ögelerden de söz edebiliriz: İnsanın soyluluğu, soysuzluğu, aşağılanması, direnme ve alışma gücü; değişimi karşılama, yaşama durumu... Kendinizi, bu öykülerin yazarı ve yaşanılanların tanığı olarak, nasıl yükümlü kılıyorsunuz?
- Bunu ben kısaca öfke duymak şeklinde açıklayabilirim. Ülkemizde sanatçıların öfkeli olması, kurulu düzeni eleştirmeleri gerek. Zaten bu eleştiri bolca yapılıyor.
Bir kitap eleştiri yazım yüzünden yargılanıyor, sonra da, Nazi toplama kamplarından farksız koğuşlara atılıyorsunuz. Bilinciniz asla kabul etmez bunu. Düşünce suçu, çağımızın en büyük ayıbıdır. "Kolları Bağlı Doğan"da yer alan hapishane öyküleri biraz da bu öfkenin ürünüdür.
- "Ay Bazen Mavidir"de (1989) öykücülüğünüzde iyiden iyiye belirginleşen bir çizginin varlığını gözleriz. Artık yöresel olanı, olay/durum gerçekliği bağlamında yansıtmanın ötesinde, insanın içsel gerçekliğiyle iç içe veriyorsunuz. Adeta iç coğrafyasını doğa ile olan ilişkisini, yaşamsal kavga düzleminde yansıtıyorsunuz. Yerel motifler flulaşıyor, insanın sözünü ettiğiniz boyutu öne çıkıyor. Bu yanınız "Selam Ateşleri"nde de (1993) sürüyor. Öyküde geldiğiniz bu kıyı üzerinde duralım biraz. Çehovvari bir tavır diyebilirim buna. Olabildiğince yerel/yöresel, o ölçüde de insani, evrensel...
- İnsanın başka insanları olanca boyutlarıyla tanıyıp görmeye başladığı yer, o kişinin kendi çevresidir. Görünenin gerisindeki asla görünmeyen ilişkileri, iç çatışmaları, insan ilkin yakın çevresinde gözlemler. Bu yüzden, kökleri bizim olan, bize dayanan yerel-ulusal kültürlerden evrensele açılan bir gelenekten yanayım. Ulusal kültürleri evrensel kültürlere açılan yaratıcılığın ilk hareket noktası, ilk beşiği olarak görürüm. Nasıl ki ulusallık adına evrenselliği görmezlikten gelemezsek, evrensellik adına da kendi yerel-yöresel kültürümüze sırt çeviremeyiz. Evrenselliğe açılan bir sanat yapıtının yerel kültürlerin rengini, iklimini, kokusunu taşımasından yanayım. Akarsularımızın aynasında kendi yüzümüzü görmeye çalışmamız gibi.
Ulusal kültürle evrensel kültürü bir bahçe duvarına benzetebiliriz. Bu duvarın iç yüzü yerele-yöresele bakarsa, dış yüzü de evrensele bakacaktır. Sanatçı bu duvarın her iki yüzünü de yapıtında aynı ayarda yansıtabilmelidir.
Yıllardır bu anlayışın peşindeyim. Öykülerimde kurguya, dile özen göstermeye çalışıyorum. Edebiyat her şeyden önce bir dil olayıdır çünkü. Her yapıtımda bir önceki yapıtımdaki anlatım dilinden daha farklı, daha işlek, pırıltılı, yeterince fırınlanmış, damıtılmış, adeta dilden dil yaratılmış anlatım biçimleri bulmaya çalışıyorum. Bu da ister istemez bir sözcük ve dil tutkunu yapıyor beni. Ayrıca öykülerimde yer alan karakterlerin, tiplerin, öykü içindeki konumlarına, kültür düzeylerine göre psikolojik boyutlar da katmaya çalışıyorum.
- Bunlarla bir şeyin önünü açtığınızı biliyorduk. Sanırım şimdi "Mahşer"e (1998) gelebiliriz. "Mahşer", bu bağlamda, öykücülüğünüzde bir aşama. Birçok olumsuzlamadan arınarak varılan bileşim. Bir Doğu anlatıcısı tavrı. Evrensel bir soluk. Renkli, tutkulu, yoğunluğu olan kuşatıcı bir evren. Tutkulu bir yazarlık tavrı. Biraz bunun sizdeki yoğunlaşma/damıtılma sürecine, bunun kaynaklarına dönelim. Dokusunu irdeleyelim, ne dersiniz?
- "Mahşer"deki bu aşamayı kendi öykücülüğümde geldiğim yetkinliğe bağlıyorum biraz. Çok çalışmama bağlıyorum. "Mahşer" gibi dişli konular yazarını çok çalıştırır. Birkaç kez yazmakla konuyu sayfalarınızda öğütemezsiniz. Yazarlık yaşamımdaki hem en uzun, hem de en çok çalıştığım öyküdür "Mahşer".
"Doğu anlatıcı tavrıma gelince, bu tamamen çocukluğumun geçtiği yörelerden kaynaklanıyor. Toroslar'da geçmiş çağların birikimini taşıyan göçebe kişiler oldukça tutkulu insanlardı. Her şeyi uçlarda, yoğun şekilde yaşarlardı; aşkı, kini, öfkeyi, ölümü... Konuşmalarının bir ucu biraz destan, masal kokardı. Bunların içinde roman kahramanı olabilecek pek çok insan vardı. Emir Kustarica'nun "Çingeneler Zamanı" filmindeki insanlara benzerlerdi. Bu insanların zihinsel yapıları Batılı değil, Doğulu insanların yapısına benzerdi. Doğulu bilgeler gibi düşünürlerdi. İnsanın aklının ucundan geçmeyen şaşırtıcılıkta davranış ve öfke biçimleri, zihinsel yaratıcılıkları vardı.
Ama bu sözlerimle bu insanları örnek aldığım sanılmasın. Onlar çağımızın gerisinde kalmış kişilerdir. Kadına, aşka, dine, ölüme bakış açıları bizlerden farklıdır. Ama onlar insanın iç dünyasının boyutlarını görmemde bana çok yardımcı olmuşlardır.
- İlk öykü "Gölgemin Gölgesi", çocukluk yaşamına dönüşün, bir bakıma yaşanılanlarla değişip yok olanların tanıklığını içeriyor. "Ay Bazen Mavidir"de de, benzer bir izlek üzerinde duruyordunuz: "Yenilmeleri kesin olan anılarım, şimdiki zamanla tutuştuğu kavgayı bir kez daha yitirdi. Ve sahibim olan şimdiki zaman, dünü bir kez daha yenerek çekip aldı beni onun elinden..." (s. 42). Dün'le buğün'ün farklılaşan boyutunun, kaçınılmaz gerçeğinin altını çiziyordunuz. Bu kez 'yurtyeri'ne (bu bir kentte olabilir, bir sokakta...) doğaya dönüşte yeryüzü coğrafyasının rengini, dokusunu, 'insan'ın ait olma durumunu, aitlik yerinin/yurdunun zenginliğini (tarümar oluşu karşısındaki durumunu) duyumsatıyor, yansıtıyorsunuz... "Yurtyeri'me yaklaştıkça renklerim açılıyor, içim arınıyor. Çocukluk şafaklarım oralarda gizli" (s. 12). Kuşkusuz bu, ilkten, tükenen/yokolana bir ağıt gibi gelebilir! Buradaki iki boyut üzerinde duralım dilerseniz: Değişime tanıklıkla beliren, değişim karşısında yazarlık tavrı(nız) yakalandığınız izleklerin evrensel yanı...
- "Nereye gidersen git, doğduğun yer başkadır" diye bir söz vardır. "Gölgemin Gölgesi bu sözün içeriğine uygun düşüyor. Hem Toros doğasının içinde, hem kendi yüreğimin içinde yaptığım bir anılara gezinin anlatımıdır "Gölgemin Gölgesi". Kendimi en çok kattığım, doyuma ulaştığım öyküdür. Elli yıl önceki çocukluk adımlarımla yüzleştiğim, çocukluk izlerimi yerden toplamaya çalıştığım bir öyküdür. Beni besleyen, büyüten doğa anaya övgüler yağdırdığım, doğayı iyi okuduğum bir öyküdür. Doğayı apayrı bir öykü kişisi gibi vermeye çalıştım... Aynı şeyi, yıllar önce, "Ay Bazen Mavidir"de yer alan "Bozkırda Vivaldi" öyküsünde de denemiş, müziği orada üçüncü bir öykü kişisi gibi işlemiştim.
"Gölgemin Gölgesi"nde doğa ananın büyük kozasını anlatırken, kaybolup gitmiş, belleklerini, geleneklerini yitirmiş göçebe yaşamlarla, yani dün ile bugünün arasında kopan ipi, dolu sözcüklerle onarmaya çalıştım. Bir yandan da durmadan yenilenen, yeniden doğan bir yaşamı, yüksek sesle anlatmaya, yaprakların ışıltısını verirken, o yaprakları besleyen köklerin gizemini haber vermeye çalıştım. Dağlar sonsuza değin kendilerini yenilerlerken, toprağın umudu olan baharla çiçeklerin, ölenin yanında insana ve canlılara yaşamın üstünlüğünü göstermeye çalıştıklarını da sezdirmeye çalıştım.
- "Dişler", sizin tutkulu anlatıcı kimliğinizi sergileyen bir öykü. Düşle gerçeğin anlatımıyla erişilen bir düzey... Böylece Osman Şahin öykücülüğünün geldiği yeri de gösteriyor bize. Bu konumuzun üzerinde duralım: Hiçbir zaman dönemin, günün, eğilimlerin yazarı olmadınız. Bir coğrafyadan yola çıktınız, bir yere doğru ilerliyorsunuz. Günümüz yazarının bu yanı, edebiyat ortamındaki yeri üzerinde de duralım derim...
- "Dişler"de anlatılan öykünün konusu Osmanlı Saray 'Bahname'lerinde anlatılır. Bir Ortadoğu öyküsü, bir anonim öyküdür. Çocukluğumda köyümüzden deve kervanları geçer, bir kısmı, evimizin avlusunda konaklarlar, babamın konuğu olurlardı. "Dişler"in konusunu yaşlı bir kervancıdan dinlemiştim o zaman. Bu kısacık öykü çekirdeğini açarak, yeni baştan kurulacak modern bir öykü haline getirmeye çalıştım.
"Dişler"de anlatıcı/anlatılan Kervancı Kusuri gibi görünse de, asıl vurgulamak istediğim 'Peruza' kadındır. Peruza'nın erkekten ve erkeklerden istediği, para, zenginlik ve ün değildir. Erkeğin cinselliğidir. Onu istiyor. Beraber olduğu erkeklerin dişlerini anı olarak biriktiriyor. Orada "Dişler" erkeğin organı 'fallus'u simgeler. (Freud'a göre de bu böyledir.)
Peruza, erkekle sevişmeyi seven, bir aşk ve tutku tanrıçasıdır. Sevişmeyi bir tapım haline getiriyor. Peruza'da eski aşk tanrıçalarının, eski Sümer tapınak fahişelerinin soylu izleri görülür.
Günümüz aşkları
"Dişler"de hem kadın, hem erkek tutkundur. Ne ki, tutkuları, tutku anlayışları farklıdır. Peruza'nın tutku ve aşk anlayışı, tek bir erkekten çok bütün erkekler içindir. Kusuri ise, bütün kadınlara olan aşkın değil, yalnızca Peruza'ya duyduğu aşkın peşindedir. Her ikisi de biraz farklı da olsalar, sonuçta aşka bağlıdırlar.
Şimdi bir de günümüz aşklarına bakalım. Cigara paketi gibi çabucak tüketilen, içki gibi içiliveren, aşklar... Birbirinin içinde yoğunlaşmadan, yalnızca deneme düzeyinde kalan ilişkiler... Günümüz insanı bireyden çok bireycidir, çıkarcı ve bencildir. Yapı bu olunca, girişilen ilişkide vermeden almak düşüncesi geçerli oluyor. Sürekli 'kârlı çıkmak' düşüncesi, tam bir esnaf mantığıdır. Böylece kadın ve erkek birbirinin içinde avlanmaya başlarlar. İlişki hüzünle bitince de, suçu birbirlerinde kumaşında değil, aşkta ve tutkuda bulurlar. Onu suçlarlar. Hani sürücülerden, karayollarından çok, 'trafik canavarı'nı suçlamamız gibi.
Günümüzde çok satan, moda aşkları anlatan, adları adeta markalaştırılan bazı kitap ve yazarlarımız işte bu tür sahte aşkların ardındadırlar. Gece yaşadıklarını ertesi günü kaleme alarak, gece sıktığı üzüm suyunu, ertesi günü yıllanmış şarap gibi pazarlamaya çalışıyorlar. Bunların kalıcı olacağını pek sanmıyorum.
- "Mahşer"de bu yanınız iyiden iyi açıklanıyor. Önce bu iç içelik üzerinde duralım. Bu öykülerin oluşma süreci, zincirleme biçemiyle amaçlanılanlar?...
- "Mahşer" öyküsünün temel çekirdeğini yıllar önce bir yörükten duymuştum. Kadınların ne kadar dırdırcı, çenebaz olduklarını hicveden kısa bir öyküden ibaretti. Gözü dönmüş üç eşkıya, gece yarısı mağaralarına girince, genç ve güzel bir kadınla karşılaşıyorlar. Ama kadına ellerini bile süremiyorlar. Çenebaz, konuşkan kadın, eşkıyaları sabaha kadar lafa boğarak oyalıyor onları. Öykü kısaca buydu. Ben bunu yepyeni bir yorumla yazmaya kalktım. Eşkıya karşısındaki kadına, çağdaş bir "Şehrazat" misyonu yükledim. Huma kadın ilginç öyküler anlatan, sözün, anlatının gücünü kullanarak tecavüzden kendini kurtarmayı başaran bir kadın...
Öykünün birbirine bağlı biçemine gelince, zincirleme anlatım bence ustalık isteyen bir işti. Tek öykü anlatımını aşan, daha üst düzeyde, bambaşka senfonik bir çaba isteyen işti. Mahşer'de biraz da kendi ustalığımı sınamak istedim. Ama bunu başarabildim mi, takdir siz eleştirmenlerle, okurlarımındır.
- Öyküde geleneksele bakışınız, bundan yararlanma tavrınızın tipik örneklerini sergiliyor diyebilir miyiz bunlara?
- Elbette diyebiliriz. Müzik, resim, roman, öykü, şiir, tiyatro ve sinema hep geleneksel kültürden emiş yapmış, yararlanmıştır. Ülkemiz yazınında bunun en güzel örneği, büyük örneği Yaşar Kemal'dir. Bütün dünyada gelenekselden, mitos ve destandan yararlanma önemlidir. Ama bu tür anlayışlar nedense bazı seçkinci çevrelerce küçümseniyor. Bu tavrı yanlış buluyorum. Hilmi Yavuz bu gerçeği görmüş ve bu konuda aydınlatıcı, yazılar yazmış, açıklamalar yapmıştır.
Konuşma sanatının incelikleri
- Bu bölümdeki her bir öykü ("Issızlıkta İki Kişi", "Gecenin Sahipleri", "Kalo'nun Atı İle Ölü Ananın Oğlu Süldür", "Kara Torba", "Hoyran", "Altın Dişli Keçiler", "Topal Kosak", "Güneşin Sarı Eli") bağımsız anlatılar gibi görülseler de,birbirine bağlı izlekler, geçiş ve süreklilik sağlayan motiflerle bir bütünlük sağlandığı gözleniyor. Öykülerdeki bu bütünlüğü kurma düşüncesinde, insan daha çok hangi boyutlarıyla ilgilendirdi sizi?
- Birbirine bağlı olarak işlenen bu öykülerin kökünde evrensel bir duygu olan 'Korku' motifi yatar. Toplumla çevrenin, birey üzerindeki etkisi de verilir ayrıca.
Gece karanlığında mağaraya sığınmış bir kadın. Ölü kocası yanıbaşında yatıyor. Korku içindeki kadın sabahın olmasını bekliyor. Derken, gerçek mi, düş mü, ne olduğu belirsiz bir süreç başlıyor. Üç azılı eşkıya giriyor mağaraya. Kadınlara tecavüz etmeleriyle nam salmış üç azılı eşkıya. Bir yanda genç, güzel, korunmasız bir kadın, öte yanda gözü dönmüş üç eşkıya. Mağarada sabaha kadar neler olacağının yanıtı verilir Mahşer'de. Eşkıyalar kadına ellerini bile süremiyorlar. Kadın, konuşma sanatının bütün inceliklerini kullanarak, eşkıyaların hayat hikâyelerini onların yüzüne karşı anlatmaya başlıyor. Her anlatıda eşkıyalar kendi geçmişleriyle yüzleşiyorlar.
Mahşer bu yüzleşmeyi anlatıyor.
Ahlak, saygı, terbiye nedir bilmeyen üç insanın, toplumun ve çevrenin de sıkıştırmasıyla nasıl insanlıktan çıktıklarını, birer caniye dönüştüklerini, vaktiyle kesmez birer kör bıçakken, toplumun bileği taşına sürtüle sürtüle nasıl keskin birer usturaya döndüklerinin hikâyesidir Mahşer.
Çocuk doğururken ölen bir kadın var ortada. Ama anasının ölümüne neden oldu diye ağzı var dili yok bir bebek suçlanıyor. Biliciler, kâhinler, Süldür çocuğun doğarken avucunda kan pıhtısı olduğunu, onun ilerde çok kan dökeceğini söylerler. Böylece çocuğun çevresini ve yaşadığı ortamı yönlendirirler. İşte bu yönlendirmelerin getirdiği insan, acımasız eşkıya Süldür'dür.
"Kara Torba"da ise, Bozon Ağalarının tetikçisi Amer anlatılır. Amer, usta demirci olmasına karşın, güce tapan, güçlü olanların buyruğuna girmekle övünen kiralık bir katildir. Öldürme görevinin her işareti önüne atılan 'Kara Torba'dır. Amer, öldürdüğü insanların kellesini 'Kara Torba'nın içinde Bozon Ağaları'nın önüne koyacaktır. Hep avcısı için avlanmaya alıştırılmış Şahin kuşu, bir gün efendisi için değil de, kendisi için avlanmaya kalkarsa ne olur? Öldürülür. Amer'in başına da işte bu gelir. Vurulmasını istedikleri adam, eski arkadaşı çıkınca, Amer'in eli varmaz kıymaya. Böylece "Kara Torba"nın içi boş kalır. Buyruğuna girdiği güç, sonunda onun için de bir "Kara Torba" attıracaktır kiralık katillerden birinin önüne.
Amer tiplemesiyle, son yıllarda ülkemiz medyasında sıkça sözü edilen kiralık katillerin yazgıları arasında bir koşutluk vardır."Altın Dişli Keçiler"in kahramın Topal Kosak'ın traji komik yaşamına gelince; şakacı, saf bir koyun çobanı iken, yaptığı yersiz bir şaka yüzünden başına neler gelebileceğini, sonunda nasıl acımasız bir eşkıyaya dönüştüğünün öyküsüdür, "Altın Dişli Keçiler".
- Ön anlatıları ("Issızlıkta İki Kişi"), ("Gecenin Sahipleri") izleyen öykülerde sizi Doğu hikâye anlatıcılarına yakınlaştıran bir yan var. Bu yakınlaşma üzerinde duralım biraz da...
- Çocukluğumun eski halk anlatım geleneğinin yaşadığı Toroslar'da geçtiğini, yeri geldikçe öykülerimde böylesi anlatım geleneklerinden yararlandığımı önceki sorularınızda yanıtlamıştım. Gelenekselden yararlanma, benim bilerek, düşünerek seçtiğim, çağdaş öykü sanatına taşımak istediğim yöntemlerden biridir.
- Bir de 'masal'ın, 'hikâye'nin üzerindeki durum (ruhsal olarak), hem anlatıcı/anlatan olarak, hem de dinleyen açısından, sergileyen bir boyut var. Burada asıl amaçladığınız neydi?
- İnsan ahlaki değerleri ilkin annesinden öğrenir. Annelerin çocuklarının ne yaptığını bilen, değerlendiren güçlü sezgileri vardır, Mahşer'deki Huma Kadın'ın yaptığı biraz budur. Bir üst bakış açısı, bir üst ana kimliğidir. Huma Kadın anlatılarıyla üç eşkıyayı geçmişleriyle yüzleştirir ve anlatımıyla karanlıkta onların yüzüne bir ayna tutar.
- İnsanın, özellikle kırsal kesim insanının içsel görüntülerini yazmaya yöneliyorsunuz. Bir yanda yaşanan çarpıcı olaylar, atmosfer, öte yanda da bunlar karşısındaki/içindeki insan... Adeta bu insanın ruhunun titreyen yanlarını yansıtıyorsunuz. Öykücülüğünüzün bu boyutu üzerinde duralım biraz...
- Yasalar kentlerde çoktur. Kentteki insanların yasalarla düzenlenmiş iyi kötü bir yaşamları vardır. Apartman yöneticilerinin bile bir yönetmelik kitabı olduğunu anımsayalım. Ama kırsal kesim insanları için sözlü yasaların dışında yasa yoktur. Kırsal kesim yaşamı belirsiz ve kaygandır. Kent insanı duygularını denetlemeyi gizlemeyi de iyi bilir. Çünkü toplumsal yaşamın yoğunluğu onu bu yönde eğitmektedir. Ya kırsal kesimde? Adam emek vererek tarlasını sürer, mısır, buğday eker. Yağmur yağmazsa bütün emeği boşa gidecektir. Kırsal kesim insanının ruhsal durumu bile yetişkin insan piskolojisinden çok, çocuk psikolojisine yakındır. Ora insanında duygular çıplak ve yalındır. Kent insanlarında görülen bazı temel alışkanlıkların hayli gerisinde kalmış, pek çok düşünce biçimlerinin ipuçlarını yalnızca kırsal kesim insanlarında görebiliriz. Yani her insanın ruhsal dünyasında, kent gelişiminin geride bıraktığı ilk çekirdek halini, diğer bir deyişle bugünkü kent yaşamımızın aslını, özünü onlarda görürüz. Bu nedenle, onların iyi tanıdığım bu yanlarını belirtmeye çalışıyorum öykülerimde.
- Yerellik/yöresellik bir yazar için ne anlam taşır sizce?
- Bitki ilkin kendi kökleri üstünde yükselir. Kendi kökleriyle alır suyunu, besinini topraktan. Kökler toprağı tutar. Ve o toprak dünyanın her yanında aynı topraktır. Yerel-yöresel kültürleri de buna benzetmemiz olası. Yeryüzü suları nasıl dere, çay, nehir derken denize, okyanuslara karışıyorsa, evrensel kültürleri de besleyen unsurların çıkış noktası yerel-yöresel kültürlerdir.
- Öykücülüğünüzü bugün kime daha yakın buluyorsunuz?
- Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Sait Faik, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt çizgisine, şiirimizde Nâzım Hikmet, Ceyhun Atuf Kansu, Ahmet Arif, Cahit Külebi, Mehmet Basaran cizgisine, resimde Nuri İyem, Nedim Günsür, Turgut Zaim, Bedri Rahmi Eyüboğlu, sinemada ise Ö. Lütfi Akad ile Yılmaz Güney'in çizgisine yakın bulurum kendimi.
- Bir öykü nasıl oluşur sizde? Yazıya nasıl geçer?
- Yontu ustaları yapacakları heykel için nasıl kendilerine uygun mermer seçerlerse, ben de yazacağım öykünün konusunu seçerim. Kimi yazarlar için konu pek önemli olmayabilir, ama bende önemlidir.
Öykünün kendi iç gerçeği
Duyduğum bir öykü çekirdeğinin içine bir öykü kurdu gibi girer, çekirdeğin özünü, çağdaş bir yorumla çözüp açmaya çalışırım. Bu bende bir tür kuluçka dönemidir. Bazen gözden kaçmış küçük bir ayrıntıdan hareket ederek, bazen gerçeklikten ya da birbirinden farklı gibi görünen olayları birleştirerek öykü konularımı oluşturmaya çalışırım. Kimi zaman beni çok etkileyen yaşlı bir insanın yüzünden yola çıkarım, o yüzdeki gizli coğrafyayı okuyup, çözmeye, o yüzün gerisindeki gençliği görmeye çalışırım. Belleğimdeki birikimi, anılarımı, çağırışımlarımı harekete geçirerek konuya yoğun şekilde odaklanırım. Yüksek düzeyde bir uyum ve konsantrasyon halidir bu.
Hiçbir öykü gerçeği olduğu gibi yansıtmamalı derim. Çünkü bir görünen gerçek vardır, bir de yazılan öykünün kendi iç gerçeği vardır. Bu iki gerçeği gözardı etmemek gerek. Ayrıca öykü konusu ne olursa olsun, yazar için asıl konuya bakış açısı önemlidir.
Öykü birdenbire ortaya çıkmaz bende. Öykülerimi beş altı kez yeniden yazarım. Gerekirse öykü için ön araştırma yapar, öyküye göre mekân bakarım. Öykü için araştırma yapmayı, mekân bakmayı öykü anlayışımın yükselmesinde bir basamak olarak görürüm.
Asıl zorluk öyküyü yazıya dökerken başlar. İçimdeki yoğunluğa uygun sözcükler bulup seçmeye çalışırım. Gece gündüz öyküyle yatar, öyküyle kalkarım. Tıkanmalar olunca konuyu daha fazla yormamak için yazma eylemine bir süre ara veririm.
Günün her saatinde, gazete, kitap okurken, öykü yazarken sürekli klasik Batı müziği dinlerim. Müzik benim soluğumdur.
Sözcükler önemlidir. Sözcükler öykünün kanı, canı, etidir. Öykü sözcüklerle bir anlam kazanabilir ancak. Bu yüzden her harfin ayrı bir kan grubu olduğuna, ayrı bir rengi, tınısı olduğuna inanırım. Sözcüklerin içini görmeye çalışırım. Sesleri, renkleri birbiriyle sıkıca örüp kenetleyerek gizli iplik ve düğümlerden oluşan öykü kumaşını ağır ağır örmeye çalışırım.
Öyküde yer alan karakter ve tiplerin içini sözcüklerle yararak girmeye çalışırım. Yüzlerce gözeden oluşan bir sünger topunun içine dalmaktan farksızdır bu. Yazılan her sözcük öyküye hizmet etmelidir. Gereksiz, yığma sözcüklerden öyküyü arındırmaya çalışırım. Bu yüzden iyi yazılmış bir öyküyü daha iyi olması için bozduğum çok olur.
Öykü yazmak akılla, sözcüğün imbiğinden süzülen bir iştir. Öykü yazmak bir yazarın kendini tersine çevirmesi demektir. Bütün bunlar öykü sanatına duyulan saygıdan ve tutkudan ötürüdür.
- Bir yazar olarak öykü nedir sizce? Öykü neyi ifade eder/etmelidir?
- Binlerce yıldan beri insanların birbirlerine anlattıkları, dünya durdukça da anlatacakları şeylerin adıdır öykü. İnsanlar dün olduğu gibi bugün de öykü dinleyip öykü anlatmayı seviyorlar. Erkekler kahvelerde, kadınlar özel günlerinde, pastanelerde neler konuşurlar dersiniz? Bütün sanatlar gibi öyküler de ilk önce insan imgeleriyle yaratılmıştır. Dünyadaki bütün sanat dalları aslında birer öykü anlatırlar. Sinema bir öykü anlatır, opera, bale bir öykü anlatır. Tablolar, yontular da öyle. Dünya, anlatıla anlatıla bitirilemeyecek kocaman bir öyküdür, zaten.
- Bundan böyle neler yazacaksınız?
- İçinde on bir öykünün yer aldığı "Ölüm Oyunları"nın çalışması üstündeyim. Uzunca bir öykünün yer aldığı "Kanatları Yamalı Kuş" var. Daha sonra geniş oylumlu beş öykünün yer aldığı adını henüz koymadığım bir öykü dosyam var. On yedi, on sekiz yaşlarındaki yedi genç kızın, Güneydoğu kırsalındaki ıssız bir dağ köyünde verdikleri, canlı, destansı aydınlanma mücadelesinin dosyası var elimde. Eğer bu dosyayı bitirebilirsem, Cumhuriyet tarihinin en güzel eğitim öykülerinden birinin ortaya çıkacağına inanıyorum. Bütün bunları bitirdikten sonra kendi özyaşamöykümü anlatan belgesel bir anı-romana başlayacağım. Her iki kitabımda kendi öykücülüğümün sınırlarını genişletmeye, kendi öykü sınırlarımın ötesine geçmeye, kendi öykü dünyama renkler, çeşitler getirmeye çalışıyorum. Bunun için de gerekli olan heyecanı, çabayı ve soluğu duyuyorum kanımca...
Cumhuriyet, 1998

Yasar Kemal'in “Bana on Türk öyküsü seç deselerdi, birini “Kirmizi Yel” seçerdim” dedigi ilk öykü kitabi “Kirmizi Yel” den günümüze yazdigi tüm öykülerinde, Güneydogu Anadolu ile Toros yöresi insanlarinin gizemli dünyalarini yazan, bu temayi isleyen Zügürt Aga, Avci, Kibar Feyzo gibi ünlü filmlerin öykücüsü olan ve son olarak ta Yunus Nadi Öykü Ödülünü kazanan, öykücü Osman Sahin bu ayki Öykülü Geceler sayfasinin konugu.
Kendisiyle son aldigi ödülden filmlerine, Köy Enstitülerinden öykülerindeki kadin temasina kadar pek çok konuyu konustuk…
Öykülü Geceler (ÖG): Ölüm oyunlari adli öykü kitabiniz, bu yil Yunus Nadi Öykü ödülünü kazandi ve Türk basininda hakli bir yanki uyandirdi. Bireysel basvurunuz olmaksizin, yayinevinizin sizi aday gösterdigi ve ikinci kez çok az yazara naip olan "Yunus Nadi Öykü Ödülü"nden kisaca söz eder misiniz?
Osman Sahin (OS): Yunus Nadi Ödülleri, 80 yillik Cumhuriyet tarihimizin en eski, kurumlasmis ödüllerinden biridir. 57 yildan beri veriliyor. Gelenekleri olan bir ödüldür. 52 yillik bir Cumhuriyet okuruyum. Hem Cumhuriyet gazetesinin, hem de bu ödülün benim yasamimda apayri bir yeri vardir. Atatürk'ün yakin arkadasi Yunus Nadi'nin adini tasiyan bu ödülün bana ikinci kez verilmis olmasindan sonsuz mutluyum.
ÖG: Türk Sinemasinda, 1970'lerden sonra eserleri ve senaryolari en çok filme çekilen Türk yazarlardan birisiniz. Sinemaya yaptiginiz katkilardan ötürü, 1997'de IX. Ankara Uluslararasi Film Festivalinde "Aziz Nesin Emek Ödülü" ile yine 1999 yilinda, 36. Antalya Altin Portakal Film Festivali'nde "Yasam Boyu Altin Portakal Onur Ödülü" ile onurlandirildiniz. Edebiyat ve Sinema iliskisi üzerine neler söylemek istersiniz? Sinemaya uyarlanan 22 öykünüz ve degisik senaryolariniz içinde, renginizi en çok buldugunuz filmler ve yönetmenler hangileri?
OS: Bizde ve dünyada, edebiyatla sinemanin en az yüz yillik bir kardesligi vardir. Sinema hep edebiyattan yararlanmistir. Edebiyatin anlatim araci "sözcük"lerdir. Sinemanin anlatim araci ise "görüntü"dür. Sinema, kamerayi kalem gibi kullanir. Yönetmen, yaratilmis bir edebiyat eserinin üstüne bina eder yapitini. Sinema, her zaman edebiyatin "sözcük"lerine gereksinim duyar. Bir filmin yaratilmasinda enaz 150-200 kisi çalisir. Kollektif, ortak bir çalismanin ürünüdür film. Ama yönetmenin adiyla anilir. Edebiyat ise, bir yazarin tek basina yarattigi sanat dalidir. Mesela günümüzde çok bilinen Zügürt Aga, Kibar Feyzo gibi filmlerin benim hikayelerim oldugunu çok az kisi bilir. Bir edebiyat yapitinin sinemaya uyarlanmasi demek, o yapitin sinema sanatinin içinde eritilmesi demektir. Edebiyatla sinema arasindaki tek benzerlik, iki sanat dalinin da ele aldiklari konulari, malzemeleri yeniden kotarmak, yaratmak konusundaki özgürlükleridir. Ikisi de insan ruhunun derinliklerine seslenirler, insan ruhunu zenginlestirirler. En begendigim filmlerime gelince; Serif Gören'in çektigi Derman, Tomruk, Kurbagalar, Kan, Firar; Erden Kiral'in çektigi Ayna, Avci; Atif Yilmaz'in çektigi Kibar Feyzo, Adak; Yavuz Turgul'un çektigi Zügürt Aga; Bilge Olgaç'in çektigi Gülüsan, Ipekçe filmleridir.Bu filmlerin yönetmenleri de dogal olarak begendigim yönetmenlerdir.
ÖG: Yönetmen Erden Kiral tarafindan 1998 yilinda filme çekilen, senaryosunu yazdiginiz "Avci" adli öykünüz, sikisan insanin iç dünyasini evrensel boyutlarda veren çarpici bir öykü. "Insan bir ormandir" sözünü dogrularcasina yazilmis gibi. Ormanin, daglarin gizemli derinliklerinde sikisan kadinin bilinçlice iki erkekten öç alisi çok iyi betimlenmis. Sizin öykülerinizin tümünde ezilen kadinlarin mücadeleleri var. Özellikle kirsal kesim kadinlarimizin dramini bu denli öne almanizin, kendi yetisme kosullarinizla bir ilgisi var mi?
OS: Çok güzel bir soru! Kirsal kesim kadinlarimizin sorunlarini öne almamin yetisme kosullarimla ayrilmaz bir iliskisi vardir. Yari feodal bir kültürün içinde büyüdüm. Duygularim öyle gelisti. Ailemde, çevremde ve daha sonra Anadolu'da görev yaptigim her yerde, kadinlarin ikinci sinif insan olduklarini gördüm. Onlar hem kadin, hem ana, hem sevgili, hem de köledirler. Islam dininin yüzlerce yillik dayatmasindan ileri geliyor bu. Kadin her yerde azarlanir, dövülür. Büyük sair Nazim Hikmet'in dizelerindeki "soframizda öküzümüzden sonra gelendir" onlar. Eksik etektirler. Hatta bu dayatmayi kadinlarimiz öyle kabullenmislerdir ki, birbirlerine "kiz eksikli" diye seslenirler. Bu anlayislar günümüzde yeterince kirilabilmis degildir. Bir kusun kanadindan biri olmazsa uçamaz. Toplumlarda öyledir. Çocuklarini, kadinlarini hor gören bir toplum, yüzlerce bes yildizli otelin ortaminda da olsalar, kalkinmis sayilmazlar. Bu yüzden yazdigim her öykü ve senaryoda, kadinlarimizi bu tarihsel ihmaline parmak basiyor, onlari öne almaya çalisiyorum.
ÖG: Ülkemiz egitimi için oldugu kadar, dünya egitim tarihinin en özgün, en yaratici okullarindan olan Köy Enstitülerinin son ögrencilerinden biriydiniz. Köy Enstituleri'nin sizin ve Türk yazinindaki yeri ve önemi hakkinda neler söylemek istersiniz?
OS: Anadolu köylüsü, bizzat kendisi girmistir edebiyata. Bunun en yakin örnegi de benim bir köylü olmamdir. Dilimizin zenginlesmesi, Köy Enstitüsü çikisli yazarlar araciligiyla olmustur. Köy Enstitülü ögretmenler, en ucra köylere kadar dagilarak, dolasarak, halk agzindan sicagi sicagina derledikleri binlerce, yeni, hiç duyulmamis deyim, sözcük ve atasözünü toplayarak, Türk Dil Kurumu'na göndermislerdir. Mahmut Makal'in, Fakir Baykurt'un, Talip Apaydin'in, Ümit Kaftancioglu'nun, Dursun Akçam'in ve kendi yapitlarimda kullandigimiz yerel deyim ve sözcükleri toplasaniz, ciltler dolusu kitaplar olusur. Mesela ben 1961-67 yillari arasinda Malatya Lisesinde beden egitimi ögretmeniyken, hafta sonlari Malatya, Elazig, Tunceli, Maras yöresinde 33 köy hakkinda çok genis folklor arastirmalari yaptim. Her köy için 80 kadar sayfa defter doldurdum. Bugün o defterler elimdedir. O defterlerden derledigim 1644 bulmacanin 688'ini SU KURUSU adiyla 1996 yilinda tamamladim.
ÖG: Son çalismaniz, ünlü yazar Yasar Kemal üzerine. Bize, bu ve bunun disindaki son zamanlarda yaptiginiz çalismalarinizdan sözeder misiniz?
OS: Yasar Kemal, herseyden önce benim dogup büyüdügüm Toroslarla Çukurova'nin yazaridir. Anamin, babamin, halkimin kullandigi dil, Yasar Kemal romanlariyla bütün dünyaya tasinmis, yeniden yaratilmis büyük bir roman dilidir. Bugüne kadar Yasar Kemal'in yapitlari üzerine yirmiye yakin genis oylumlu yazilar yazdim. Röportajlar yaptim. Bu röportajlardan "Yasar Kemal bir Çukurovadir" baslikli olani 1980'de Amerikan Literature dergisinde yayimlanmisti. Simdi çalismalarim bittigi zaman, "Genis Kenarli bir Nehrin Akisi: Yasar Kemal" adiyla yayimlayacagim. Ayrica "Sonuncu Iz" adiyla dokuz öyküden olusan bir öykü kitap dosyam var. "Güney Arisi" adinda bir gençlik romani ile doksana yakin öykümden seçilen onsekiz öykünün yeraldigi bir öykü seçkisi, 2004 yilinin baharinda, Dünya kitapçilik tarafindan, "Zaman Suçlusu' adiyla yayimlanacaktir. 2005'e kadar bunun disinda iki roman, bir de öykü kitabi yayimlayacagim.
ÖG: Öykülü Geceler hakkinda görüslerinizi alabilir miyiz?
OS: Her insan kendi kültürel kimligini; ana dilini koruyarak saglayabilir. Mevlana, yillarca Konya'da yasayip Konya'da oldugu halde, bir tek Türkçe beyit söylememis, ana dili olan Farsça yazmis, söylemistir. Nazim Hikmet, çok iyi Rusça ve Fransiz bildigi halde, her siirini Türkçe yazmistir, Türkçe okumustur. Bu nedenle, dil bir insanin yurdudur. Kendi dili ve kendi kültürü üstünde yükselen bir insan, diger kültürlerle kolayca anlasacaktir. Çünkü kültürler asla birbirlerinin düsmani olamazlar. Bu nedenle. New York'ta yasiyor da olsak, bazi kültür degerlerimizi bilmemizde sayilamayacak kadar yarar vardir. Bu soylu isi bir yildan beri kucaklamaya çalisan, New York'ta çok yararli çalismalar yapan "Öykülü Geceler" ekibini pek çok yazar ve aydin gibi ben de büyük bir dikkat ve saygiyla izliyorum. "Öykülü Geceler" de bugüne kadar tanitilan yazarlarimizin hepsi de çok iyi seçenekler. Ancak böylesi etkinlikleri yalnizca öykü ile sinirlamasak derim. Siir ve roman da katilmali; pek çok sair ve romanci anilabilir. Bu benim kisisel düsüncem tabii. "Öykülü Geceler"i düsünen ve yasama geçiren sevgili Elif Özmenek ile Buket Sahin'i ve diger tüm Öykülü Geceler ekibi üyelerini yürekten kutluyorum.
http://www.oykulugeceler.net/icy_content.asp?upsale_id=50&t=Osman Şahin
FİLİZ LELOĞLU-OSKAY, Dünya Gazetesi Kitap Eki, 2008
Öykü ve senaryo yazarı Osman Şahin ile yazarlığının 36.yılında Ocak ayında çıkan ‘Sonuncu İz’ adlı öykü kitabı üzerine konuştuk.
“Sevgili Osman Şahin, Can Yayınları tarafından yayınlanan ‘Sonuncu İz’ adlı öykü kitabınızda on öykü yer alıyor. Bunlardan “Lusik” ve onu takip eden üç öykü ayrı ayrı okunabildiği gibi birbirinin devamı olan öyküler. Bir çeşit dehliz öyküler ya da tünel öyküler..Sizin 22 filmlik çok geniş bir filmografiniz var. Lusik dörtlemesini okurken gözümün önünde öykülerin filmi canlandı. Kitaptaki diğer bir öykü olan ‘Klarnetçi’ için de aynı çağrışımı yaşadım. Öykülerinizi oluştururken, sinemaya uyarlanabileceğini düşünerek yazıyor musunuz? Şöyle de sorabilirim; zihninizdeki görüntüleri yazıya mı aktarıyorsunuz?”
Asla. Ben öykü yazarken, yazdığım öykünün bir gün filme çekileceğini hiç düşünmem, düşünmedim.36 yıl önce ilk öykü kitabım ‘Kırmızı Yel’ için de sevgili Yılmaz Güney aynı şeyleri sormuştu bana. Öyküyü, öykü kurallarına göre yazmaya çalışırım. Film öyküleri farklıdır. Pek çok sarkmalar, olay ve görüntü yüklü ayrıntılar ister. Ayrıca öykülerimdeki görsellik bizim edebiyatımızda pek çok değerli yazarın öykülerinde ve romanlarında da vardır. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Necati Cumalı, Erdal Öz gibi…
Benim öykülerimin kendine özgü, ışıklı, rüzgârlı, yalın bir dili olduğuna inanıyorum. Bir de öykülerim için bazen mekân baktığım olur. Örneğin, sizi çok etkileyen Lusik öyküsünün geçtiği Murat suyu vadisini iyi bilirim. Klarnetçi’de anlattığım ‘tepedeki beyaz ev’ ile önünde içi insan iskeleti dolu mağara gerçektir. “Selam Ateşleri” adlı öykü kitabımda anlattığım mağara, Toroslar’daki köyümde, ünlü Şaymana mağarasıdır. Öykülerimdeki görsel zenginlik sanırım buradan ileri geliyor.
“Söz sinemadan açılmışken, ‘Züğürt Ağa’, ‘Kibar Feyzo’ sizin öykülerinizden yola çıkılarak film yapılmıştı. ‘Züğürt Ağa’da baba rolünü oynayan aktörün malum repliği ve mimiği uzun süre dillere dolanmıştı. Bu filmler, Türk sinema klasikleri arasında yerini alırken, kaç kişi biliyor eserin sizin kaleminizden çıktığını? Bu durumda yönetmen, oyuncular, hatta replikler akılda kalırken, eserin gerçek sahibine haksızlık olmuyor mu?”
Oluyor. Hem de haksızlığın daniskası oluyor. Böyle şeyler birazda ülkemizin geri kalmışlığı ile ilgilidir. Batı ülkelerinde bir filmin oyuncuları kadar, filmin yönetmeni, senaristi, kameramanı da bilinir, tanınır. Bizde asla… Çünkü biz biraz ‘aklı gözünde yaşayan bir toplumuz’. Gördüklerimize daha çok inanırız. Turgut Özal yıllar önce : “Bana iki TV kanalı ile iki buçuk gazete yeter.” dememiş miydi?
Geçen yıl yitirdiğimiz değerli yönetmenlerimizden sevgili Atıf Yılmaz’la ilgili bir anımı anlatmak istiyorum. Antalya Film Festivallerinden birinde, Türkan Şoray, Atıf Yılmaz ve ben, festivalin açılış kortejinde açık bir arabanın içindeyiz. Konvoy halinde ilerliyoruz. Onbinlerce Antalyalı bizleri alkışlıyor. Bazı hayranları Türkan Şoray’ın üstüne atılmaya çalışınca, Atıf Ağabey, müdahale etti. Hayranlardan birkaçı Atıf Ağabey’e ne dese beğenirsiniz? “Sen de kimsin be?” Oysa Türkan Şoray’ı 15 yaşında iken sinemamıza ilk kazandıran insandır Atıf Yılmaz. Halk bu gerçeği bilmiyordu.
Bugüne dek otuzdan fazla senaryo yazdım. Senaryoların çoğu filme alındı. Yurtdışında ve yurt içinde ödüller kazandı. 1997- 9.Ankara Uluslararası Film Festivali ile 1999- 36.Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü” ile onurlandırıldım. Üç kez büyük film festivallerinde seçici kurul üyeliklerinde bulundum. Buna karşın hiçbir TV kanalında ‘edebiyat-sinema ilişkisi üstüne yapılan açık oturumlara çağrılmadım. Çağrılmadım ama ömründe tek bir senaryo sahnesi yazmamış, bir tek film öyküsü kaleme almamış, ama ağzı laf yapan bazı kişilerin benim en etkin olduğum bu konularda konuştuklarına tanık oldum. Üzüldüm. Ben kimsenin yüzünü yıkamadım. Vitrin yazarı olmadım. Özgürüm. Ama beni oralara çıkarmayanlar özgür değillerdir. Olabilir. Ne yapalım? Konuşmalar onların; öyküler, senaryolar, filmler benim olsun. Çünkü bu yıl iki eserim daha filme çekiliyor.
Bu filmleri heyecanla bekleyeceğim. “ Sonuncu İz”de bulunan öykülerin çoğunda ölüm teması -şiir diliyle söylersem- “ölüm izleği” var. Bu ölümler doğal ölümler değil üstelik. “Ölüm Oyunları” adlı öykü kitabınızda da aynı izlek vardı. Toroslar’ın söylenceleri bile dirimden öyle uzak görünüyor ki...
Bugüne dek yazmış olduğum yüze yakın öykünün yarısı Toroslar’a yarısı da Doğu ve Güneydoğu’ya aittir. Doğu ve Güneydoğu yörelerimizin feodal yapısı henüz çözülememiştir. Şeyhlerin, aşiretlerin, toprak ağalarının hüküm sürdüğü yörelerdir. Şu an TBMM’de 60’tan fazla toprak ağası milletvekili vardır. Feodal yapının kırılamaması demek, oralara aklın ve bilimin yeterince girememesi demektir. Ben ayrıca iki ciltlik belgesel romanlarımda, “Fırat’ın Sırtındaki Kan – Bucaklar” ile, “Yer Altında Uçan Kuş”ta, 25 kişinin ölümüne neden olan Bucaklar Kan davasının iç yüzünü, içerden bakarak yazdım. Toplumbilimcilere, sosyologlara inceleme konusu olabilecek belgeler bıraktım. Aklın ve bilimin yeterince giremediği, yaşamın dinselleştiği yörelerde ölümün bin türlüsü kapınızı çalabilir. “Ölüm Oyunları” adlı kitabımda yer alan beş öykü ile Sonuncu İz’de yer alan Maharık, Lusik ve Acı Kahve öykülerinde ölüm vurgusunun altını kalın olarak çizmeye çalıştım. Ülkemizde yedi milyon silahlı insan var. Küçükten beri silah ve ölüme dair öykülerle insanların yürekleri karartılırsa. kimin vurduğu değil, kimin öldürüldüğü önemli olur.
“Kitabınızda kullandığınız deyimlerin, atasözlerin çoğu duyulmamış. Geçenlerde bir dil bilimcimiz atasözlerinin giderek yok olduğundan yakınarak, geniş bir derleme yapmak gereğinden söz etti. Bu konuda araştırmalarınız olduğunu bir söyleşinizde okumuştum. Kanımca, sizin gibi Köy Enstitüsü kökenli yazarların bu derlemeye büyük katkıları olacaktır.
Bu güzelim sözlerinize aynen katılıyorum. 1957 yılında, 17 yaşında, Fırat yöresinde bir köy öğretmeni iken başladım halk sözlerini derlemeye. Malatya Lisesi’ndeki Beden öğretmenliğimde, Malatya, Elazığ yöresine ait otuz üç köyü içine alan, her köy için yetmiş-seksen sayfalık bir lise defteri doldurduğum doğrudur. O defterleri hala gözüm gibi koruyorum.Köylülerin ölü gömme adetleri, kız isteme, barışma, düğün, konukseverlikleri, halk masalları gibi… Binlerce bilgi, binlerce derleme. Toplayabildiğim bilmecelerin sayısı 1650’yi geçer. Bunların bir kısmını sonradan ‘Su Kurusu’ adıyla yayınladım. Ayrıca Toroslar’daki köyümde, Yörük aşiretlerinde de bu çalışmalarım sürdü. Akıl almaz güzellikte söze dayalı bir halk kültürünün adeta petrolleştiğini gördüm. Bunların birçoğunu yeri geldikçe öykülerimde kullandım. Değerli öykü yazarımız Nursel Duruel, sohbetimiz sırasında, benim öykülerimin taranarak, duyulmamış yüzlerce sözcük, benzetme ve deyimlerin ayrı bir kitapta toplanması gerektiğini söylemişti bana. Bundan kıvanç duyduğumu belirtmeliyim. Ama ne yazık ki,günümüzde kentlerin caddelerine baktığımızda, bütün satış yerlerinin isimlerinin ‘yabancı olmasına dair bir yasa varmış gibi her yer İngilizce. Anadilimizi ayaklarımızın altına almak özgürlük müdür, yoksa batı karşısındaki aşağılık duygumuzun yansıması mıdır? Halkımızın yarattığı güzelim Türkçemizi kullanarak öyküler yazan bir insan olarak bundan derin bir utanç duymaktayım. Yüreğimle, gözlerim kanıyor…
Öykülerinizde yabancı sözcükleri kullanmaktan kaçındığınız ilk satırlarda bile fark ediliyor. Örneğin ‘porte’ yerine, ‘nota çizgileri’ sözcüklerini yeğlemişsiniz. Betimlemelerinizdeki yaratıcılık, çağrışımı ve düş gücünü harekete geçirebilme becerisi, bu temiz Türkçe ile birleşince, okura da öykülerin kucağına atılmak kalıyor.
Bu sözleriniz için teşekkür ediyorum. Beni gönendirdiniz. Az önceki sorunuza verdiğim yanıtta olduğu gibi, halk ağzından çıkan inanılmaz güzellikteki benzetmeleri, deyimleri, sözcükleri sıcağı sıcağına yazdığım çok olmuştur. Bu tür sözcüklerim defterler dolusudur. Bazı kitap adlarını bile halkımızın ağzından çıkan bu sözlerle donattım. ‘Ağız İçinde Dil Gibi’ adlı öykü kitabımla, ‘Selam Ateşleri’ adlı öykü kitabımın adlarını bir Toros çobanının ağzından duymuştum. Ayrıca iki yıl sonra yayınlamayı düşündüğüm anı romanımın adını; ‘Eğri Yağmur Taneleri’ni de yaşlı bir Nine’nin ağzından duymuştum. Halk ve doğa zenginliktir. Bu iki güçten ayrılmamak gerek derim.
Osman Şahin’in ilk okuduğum öykü kitabı “Selam Ateşleri”ydi. Kitabı ilk öyküsünden son öyküsüne okurken, içimde ilk kez duyumsadığım sesler ve renkler oluştuğunu; bu renklerin ve seslerin gittikçe büyüdüğünü ve bir bahar gibi beni kuşattığını, başımı döndürdüğünü anımsarım.
Öykülerinde büyülü ve şiirsel anlatım dili kullanan yazarın, her sözcüğü bir şelaleden uçuruma yuvarlanan beyaz su baloncukları gibi ışıltılar saçarak ruhumun derinliklerine inip gitmişti. O derinliklerde yeni renkleri, sesleri, ışıltıları, çağlayanları yarattığını, beni zenginleştirdiğini de özellikle söylemeliyim.
O günden sonra Osman Şahin’in kullandığı sözcüklere, sözcüklere yüklediği anlamlara vurulmuştum. Bu nedenle onu sevdiğim yazarlar arasına katıp, kitapları yayınlandığı gün alıp okuyanlardan olduğumu belirtmeliyim.
Osman Şahin öykülerini okurken kendi kendime en çok sorduğum soru; “bu sözcükler nasıl oluyordu da, yüklendikleri anlamı bu kadar güzel taşıyabiliyorlardı? Yıllar sonra son söyleşilerinden birinde kendi yanıtlamıştı bu soruyu; “Bütün gücümle konuya odaklanır, kullanacağım sözcükleri özenle seçerim. Öykü kolay çıkmaz bende. Tıkanmalar, vazgeçmeler yaşarım.” “Sisli, boğucu, dolaşık anlatımlardan kaçınırım, yalın, süzme anlatımları severim. Her sözcüğe kalemimin teri karışmalı, yazdığım öykünün, yaşadığım çağa dair bir hevesi, rengi, kanaması olmalı derim. Öykü yazmak cebelleşmektir. Her yazı, yazarın canından bir şeyler koparır alır. Bu yüzden bir öyküde sıkıştırılmış ne çok zaman, ne çok uykusuz gece ve katlanmış yalnızlıklar vardır.” (1)
Osman Şahin öykücülüğünün bir özelliği de, yazarın olayları anlatırken kalemini bir kamera gibi kullanmasıdır. Bu sayede okuyucu olayların içine karışır ve gözlerinin önünde canlanan kahramanları; kamera gibi izleyen yazarın sözcükleriyle canlı, parlak ve ışıltılar içinde görür. “Görüntüler, davranışlar, anlatıcı-öykücünün sözcükleriyle betimlenirken, bir destancıyı dinlerken değil, bir filmi izler gibisinizdir. Size düşen öyküdeki kişilerin duygularına katılmak değil, o kişileri anlamaya çalışmaktır.” (2)
Osman Şahin öykülerinde doğayı, doğanın acımasız koşulları, o koşullarda sıkıntılar içinde yaşayan insanlar, göçerler, ezilenler, sömürülenler, sahipsizler, kan davaların, kara bilisizlik, acımasız töreler ve kadınlar anlatır. Anlattıklarında Köy Enstitülerinde öğrendikleri ve öğretmenlik yaptığı yıllarda yaşadıkları büyük yer tutar. Kafasının bir köşesinde hep ışıltılı Bursa bıçağı gibi keskin yaşadıkları, gördükleri vardır. Bu yüzden saf tuttuğu cephe de belirginleşir öykülerinde. Bu cephe, insanın kul olmadığı, insanın insanı sömürmediği, eğitim ve diğer hakların ortaklaşa eşit paylaşıldığı bir düzendir.
Aydınlanmacı bir yazar olarak Osman Şahin ülkemizin sorunlarına duyarsız değildir. Aksine bu sorunları anlatır öykülerinde. Son zamanlarda okuyucunun önüne büyük reklamlar yapılarak çıkarılan büyük yazarlardan değildir o! Ülkesinin, cumhuriyetin değerlerine hiç yan gözle bakmaz!
Günümüz edebiyatıyla ilgili bir soruyu yanıtlarken, bugün ısrarla reklamı yapılarak okuyucuya ulaştırılan; insandan ve insan sorunlarından uzak, bireyciliği işleyen edebiyata da değiniyor; “Son 25-30 yıldan beri öykücülüğümüzde bir alan daralması var. Bir “insansızlık” seziliyor. ‘İnsansızlık yalnızca öykülerimizde görünmüyor, medyada, politikada, hükümet edenlerde de sürüyor. Ülkemiz ‘insansızlık’tan kırılıyor. Sanat insana aittir, insanı anlatmalıdır diyoruz.Sait Faik: “İnsanı sevmekle başlar her şey” diyor. Ama bazı günümüz yazarlarının hangi insanı sevdiği tartışılır. Anadolu insanını, emeği dışlayan bir ayrım var. İstanbul ağırlıklı edebiyat türleri övülüyor, öneriliyor. Emekçiler, Anadolu coğrafyasında yaşayan insanlar, işçiler, köylüler, fabrikalar, deniz emekçileri pek yazılmıyor, yazılanlar da göz ardı ediliyor.” (3)
Bu halktan yana, emekten ve emekçiden yana, sömürülenden, ezilenden yana tavrı bugüne dek ona: “Kırmızı Yel” ile TRT 1970 Öykü Büyük Ödülü’nü, “Ağız İçinde Dal Gibi”yle 1980 Nevzat Üstün Öykü Ödülü’nü, “Selam Ateşleri” ile 1992 Ömer Seyfettin Öykü Ödülü’nü, ve 1993 Yılı Sait Faik Hikaye Armağanı’nı, “Mahşer” ile 1998, “Ölüm Oyunları” ile 2003 Yunus Nadi Öykü Ödüllerini kazandırdı.
1979 9. Uluslar arası Ankara Film Festivali’nde, sinemamıza yaptığı katkılardan dolayı Aziz Nesin Emek Ödülü ile 1999 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü ile onurlandırıldı. 22 öyküsü filme alındı.
Gelelim yazarın geçen ay (Ocak 2007) Can Yayınları tarafından yayınlanan “Sonuncu İz” kitabındaki öykülerine...
Kitapta on öykü var. Kitaba adını veren öykü “Sonuncu İz” le başlıyor anlatmaya yazar Bolkar dağlarını. Büyüleyici sözcükler yine kar taneleri gibi savruluyor. Öykü kahramanı- anlatıcı Bolkar dağlarının doruklarına tırmanıyor bir arkadaşının anlattığı insandan kalan “Sonuncu İz”i aramak için. Yolculuğun dördüncü günü üç bin metreyi aşan bir yüksekliğe kadar tırmanıyor. “Soğuk ışıklarla kaplı dorukların üstündeki, göğün görünümü, bir kutup göğünden farksız. Yeterince yere işleyecek canı kalmamış güneşin çiğ sarı ölümü var orada. Buzul yüklü doruklar, göğün sınırını yukarı doğru itmiş iyice.”
Kahramanı o doruklara kadar ulaşacaktır. Dorukta gökyüzüne yakın bir yerde bir göl görecektir. Eğilip buz gibi sularından kana kana içecek. Sonra günlerdir su değmeyen ter kokulu bedenini temizlemek için buz gibi gölün içine girip yıkanacaktır. Yine tırmanmayı sürdürecek sonunda taşların üst üste yığılmasıyla oluşturulan “Son İz”lere ulaşacaktır. Orada sisin arasında zaman değişimleri arasında o taşların çevresinde bir yaşam şekillenecektir.
Anlatıcı kendine geldiğinde Bolkar Dağlarının zirvesinde güçlü rüzgâr ve kar fırtınası çıkmış geri dönme zamanı gelmiştir. “Sonuncu İz”lerin gizemi çözülmüştür.
İkinci öykü “Kar Avcısı”nda karlar altında kalan Torosları yine akıcı ve büyüleyici sözcüklerle anlatıyor Osman Şahin. İlk sözcüklerden başlayarak siz de anlatıcıyla birlikte karda yürüyor, yuvarlanıyor, soluk alıyorsunuz. Öyküyü okurken insanın gözlerinin önüne kar altında ve üstünde kalan bütün canlılar geliyor. Sıcak bir titreme giriveriyor bedeninize.
Kitabın belki de en şaşırtıcı ve sürükleyici öyküsü “Maharık” (Bez veya deri üzerine yazılmış altı mühürlü anlaşma demekmiş.) Şamiran’da Arap kökenli iki aşiret; Badılar ve Şıhlar arasında sürüp giden kan davalarına son vermek için ağaların konuşması sonucu çözüm olarak “maharık” imzalanır ve köyün ortasındaki yaşlı dut ağacına asılır. Anlaşma şartı “Her kim ki, Şamiran’da cinayet işler, cana kıyarsa, öldürenin aşireti, öldürülenin aşiretine bütün taşınmaz malını kan bedeli olarak öder, bir ay içinde köyü terk eder.” (4)
“Maharık”ın imzalanmasından sonra taraflar arasında bir süre en ufak bir olay çıkmaz, tek bir silah patlamaz. Barış sürüp giderken bir gün talihsiz bir olay olur. Badılların çobanı Çepo Şıhların çobanı yaşlı Moses’i vurur, “maharık” bozulur. İlginç olaylar, şaşırtıcı sonuçlara sürüklenir…
Osman Şahin’in kitabında birbirini tamamlayan dört öykü var: Lusik: Birinci Başlangıç, Fatma: İkinci Başlangıç, Seyit ve İsmil...
Lusik: Birinci Başlangıç; “sizinle bu zamanı konuşamam. Size ancak geçmişimi anlatabilirim. Anlatanın, dinleyenin boğazını kurutacak kadar uzun, kanlı bir geçmişim oldu”(5) diye başlıyor anlatmaya, Tenekeci Onnik’in kızı Lusik...
Keri’ye bağlı bir Ermeni köyü olan Kuçu’da Kafkasyalı, Çerkez, Gürcü, Türkler ve Kürtler yaşamaktadır. Ermeni Taşnak ve Hınçak örgütlerinin kışkırtıcı çalışmaları sonucunda birbirlerine düşman haline getirilirler. Karşılıklı öldürümler, yıkımlar, katliamlar yaşanır. Kuçu Ermenileri korkuyla göç için yollara düşerler. Ancak erkekler yolda Türk ve Kürt eşkıyalar tarafından öldürülecektir.
Osman Şahin bu dört öyküde okuyucuyu Birinci Paylaşım Savaşı’nda yaşanan birtakım acı olayların içine çekiyor hem de yakıcı bir dille. Doğu Anadolu’da yaşanan olayları bu kez bir Ermeni kızının ağzından öğreniyoruz. Olaylar ilerledikçe okuyucu yüreğinin orta yerinin kanadığını hissediyor. Savaşın acımasızlığını, yok olan, savrulan insanları bir laboratuarda izler gibi izliyorsunuz. Halkların birbirine duyduğu kinin sonuçlarını sorguluyorsunuz. Öyküleri bitirirken buruk bir acı beliriveriyor yüzünüzde.
Özellikle emperyalistlerin yeniden tezgâhladığı aynı oyunun yeniden sahnelendiği bir dönemde Osman Şahin’in bu uzun ve birbirini tamamlayan öyküsünü okumak olayların tartışılması ve konuşulması acısından çok yararlı olacaktır diye düşünüyorum.
Kitabın son üç öyküsü “Klarnetçi” “Acı Kahve” “Çatal Islık”
“Sonuncu İz” son zamanlarda okuduğum en güzel öykü kitabı. Osman Şahin’e bir kez daha eline, yüreğine, kalemine sağlık diyorum...
(1) Cumhuriyet Kitap Eki, 18 Ocak 2007, Erdem Öztop’la söyleşi.
(2) Selam Ateşleri, Sennur Sezer, Varlık Dergisi, Varlık Kitap Eki, Sayı 26
(3) Cumhuriyet Kitap Eki 18 Ocak 2007, Erdem Öztop’la söyleşi.
(4) Sonuncu İz, Can Yayınları, Ocak 2007, Sayfa 41)
(5) Sonuncu İz, Can Yayınları, Ocak 2007, Sayfa 72)
1.
Can Yayınları usta öykücümüz Osman Şahin’in bütün öykülerini yayımlamaya başladı. İlk kitap, ‘Kırmızı Yel / Acenta Mirza’ Bütün Öyküleri 1 adıyla çıktı. İki kitap bir arada.
Kırmızı Yel, Osman Şahin’in ilk basımı 1971 yılında yapılan ilk öykü kitabı. Aradan 35 yıldan fazla geçmiş. Osman Şahin’in Türk öykücülüğündeki yeri çok ciddidir ve bu yadsınamaz. Görmezlikten gelenler, kasten unutturmak isteyenler elbette olacaktır ama, ne yazık ki hayat kendi yolunda akıp gitmektedir. İşte Can Yayınları bu doğal akışa uygun davranmış, Osman Şahin’in bütün öykülerini yayımlamaya başlamıştır. Tebrikler.
2.
Söylemem gerekiyor: Kırmızı Yel’i okumamıştım. Kitap Can Yayınları’ndan çıkınca okuma imkânım oldu.
Osman Şahin, 1940 doğumlu. Mersin’in Aslanköy köyünden. Dicle Köy Enstitüsü, Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirmiş. Yani, Köy Enstitülü bir yazar.
Üstünde çok tartışılan bir konudur Köy Enstitüleri. Bu yazıda bu okulların tartışmasına girmeyeceğim. Ancak tarih şunu kanıtlamıştır: Bu okullardan mezun olanların ezici çoğunluğu Halkçı, Cumhuriyetçi aydın insanlardır. Köy Enstitülerinin en önemli pratik sonuçlarından biri bu olmuştur. Ve bu okullardan mezun olmak, o insanlar için her zaman büyük bir onur olmuştur. Bu kişisel, kof bir onur değil, ulusal onurdur. Ve bu yüksek karakterli onurla kuru kuruya yetinmek diye bir dertleri de yoktur. Yine ezici çoğunluğu, yurt ve dünya sorunları hakkında düşünen, kaygı duyan ve ne yapılması konusunda halen emek veren saygı duyulacak insanlardır. Çoğu da bu uğurda bedel ödemişlerdir. Bu çizgide öyküler, romanlar, senaryolar yazmış, ne kadar ciddi ödül varsa hepsini almış usta yazarımız Osman Şahin de “ 12 Eylül 1980’den sonra sürgün edilerek res’en emekli edildi. Bir eleştiri yazısı yüzünden bir buçuk yıl hapiste yattı.”
Kırmızı Yel şimdiye kadar defalarca yayımlanmış. Belirtmem gerekiyor: Bu son baskısı nedeniyle bu kitap hakkında yazmak da benim için onurdur.
3. Kırmızı Yel, 8 kısa ve orta uzunlukta öyküden oluşuyor.
a. Öykülerde dikkatimi öncelikle çeken, yerel sözcük ve deyişlerle harmanlanmış arı, akıcı, anlaşılır Türkçe oldu. Bu şu demektir: 35 yılda eskimeyen bir kitap, demek ki bir 35 yıl, iki 35 yıl daha eskimeyecek, okunacak, anlaşılacak ve okuyucusunu üzecek, sevindirecek, güldürecek ve düşündürecektir. Çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, böylesi uzun vadeli bir etkiyi yaratmak her yazarın harcı değildir. Özellikle Türkçe yazıp Türkçe’yi küçümseyen yazarların okuyup üstünde düşünmeleri önereceğim bir kitap ve öyküler.
b.Bu öykülerde köy gerçekliği dile getiriliyor. Yoksulluk, batıl inançlar, doğa ile savaşım, ağa-köylü çelişkisi, yoksullar arası çelişki ve çatışmalar, şiddet vs.
Köy gerçekliğinin edebiyatımızda halen yeterince yer almadığını düşünüyorum. Bu gerçeklikten yola çıkıp çok güzel öykü ve romanlar yazan yazarlarımız olmuştur ama, bu çabalar neredeyse yok sayılmak istenmiştir. Özellikle yoğun Batı etkisindeki çevreler, edebiyatın temel kaynağının insan ve doğa olduğunu sanki bilmezlermiş gibi, yapay ayrımlar yaparak, kenti ve kent zümrelerini abartarak, köy gerçekliğini dile getiren yazarları küçümsemiş, kösteklemeye çalışmış, yer yer aşağılamaya çalışmışlardır. Oysa her biri ulusal kültürümüze bir katkı olan bu yazarlarımızın yapıtlarında bütün çıplaklığıyla halk vardı. Halkı küçümseyenler, onun gerçek yazarlarını da küçümsemişlerdir.
Bu çelişki ve mücadele her zaman var olacaktır. Kimsenin bundan kuşkusu yoktur. Yakınmaya da gerek yoktur.
Çünkü gerçeklik asla unutulmaz, hele edebiyat bu işi yapıyorsa. Osman Şahin’in Kırmızı Yel’deki 8 öyküsünün bana gösterdiklerinden biri de bu oldu.
8 öyküyü de tek tek ele alacağım ama, şimdiden şunu söylemeliyim:
Osman Şahin’in öykülerinin kaynağı köy gerçekliği bugün halen var. Ayrıca var olmakla da kalmıyor, yaşam bugün daha zor ve kahırlı, yeni ve daha ciddi sorunlarla ağırlaşmış bir biçimde sürüp gidiyor.
Yani Osman Şahin ne yapmış?
Bir yazar olarak, toplumsal gerçekliği edebi olarak yansıtmış, dikkat çekmiş, uyarmış, haksızlığa, adaletsizliğe ve düzene karşı çıkmış. Zaman ne yazık ki onu haklı çıkarmış. Bu görev ve sorumluluktan ötürü Osman Şahin ve daha nice yazarımızı eleştirenler (!) utansın! Ne diyeyim.
4. ‘Kırmızı Yel’
Kitabın ilk öyküsü.
Öykü, 1. kişi (köylü Resul) ağzından yazılmış. Mahkemede yargıca verilen bir ifade biçiminde. Anlıyoruz ki, anlatıcı, mahkemeye düşmüştür.
Köyün Adı Siverek’in Muğdetli’dir. Ekinlere, iki yıldır kırmızı yel musallat olur.
Kırmızı yel şöyle anlatılır:
“Ahan kıtlığı o yel, kendi içinde taşiy ha. Bizim hökümümüz öyle olmuştur. Bir kere ekinin yaprağı oliy sersefil. Kıpkırmızı küfe kesmiş gibisine. Yaprağının üstüne canlı konan sinek ölü kaliy. Şıra dökülmüş gibi. Sanırsın sakızdır ha. Başaklar köreliy. Tenesini havaya savursan bomboş havayı delip de düşemiy. Bakmışsan yelle bir olup savuşmuş.” ( Kırmızı Yel / Acenta Mirza, Bütün Öyküleri 1, Can Yayınları, Sy.10)
Köyde açlık ve göç başlar. Büyük sıkıntı yaşanır. Ölümler olur. Devlete başvurulur, mühendis gelir, önerdiği çare, tarlaların nadasa bırakılmasıdır. Nadasa bırakmak, açlığın dipsiz bir kuyu gibi derinleşmesidir. Ot yenir. Mısır koçanlarından un yapılır.
Son çare Şıh’a başvurmaktır:
“Neyse ora çarpıldık, bura çarpıldık, sonunda imdadımıza Şıh yetişti kurban.” (Sy.15)
Resul, Şıh’a gider.
Şıh, gerekeni yapar:
“Tohumumun içine ziyaret toprağı katmıştır. Dizinin altında bir gün, bir gece bekletmiştir. Söyliyesi şu ki; “Yelin aslı tanenin içindedir.” Avucuna kırk tane sayıp, bunları dişiyle kırmış yemiştir. Ardından, düşmanımız kırmızı yele karşı tahtaya yazı yazmıştır. Ve de, çorba kaşığını yalayıp geri vermiştir kurban… Muğdetli’de birbirine kuşanmış bir çift yılan bulup, üstüne sofra bezini atasın. Dileğinizin tümü olacak. Abdestsiz ayağını sekine, avucunu kesene değdirme. Yedi kere tarlanın çevresini dolaş. Harmanının ortasında namaz kılasın. Hicap etme! Rahmet gırtlağınızdan bolca geçecek. Yalnız, Cenabı Allah’a kanının hasını akıtmayı da unutma!..” “ (Sy.16)
Resul köye döndüğünde bir çocuğu daha olmuştur. Adını, yakında açlıktan çıldırarak ölen kirvesi Hamza’nın adını verir.
Ne olursa olur, ama olan iyidir. Şıh işe yaramıştır. (!)
“Ambarımız, kuyumsuz safi buğdaylan dolmuştur…” (Sy.17)
Şimdi sıra Şıh’a verilen söze gelmiştir, kanın hasını akıtmaya, yani.
Okuyalım:
“Düşünmüşem düşünmüşem… Ula bu kanın hası ne ola ki? Nasıl bir can alam ki, Allah’ın adına boy çıka? Malımın gücü yetmez buna. Külahımı önüme alıp düşünmüşem. Kaç sefer akıl sökmüşem. Gözüme çöp gerip uyumamışam. Zihnime kanım çıkmaz olmuştur. Ahiretin gölgesi zaten beni almış altına. Bir gün oturuyam damımın önünde. Avradım, çağam Hamza’yı emziriy. Diğerleri de oynaşıylar. Avrada demişem, ula bizde çağa sürüylen. Biri eksilse diğerlerinin gölgesi var. Ha Fırat almış birini, ha açlık. Allah, dar zamanımızda Azrail’ini bize göstermemiştir. İstese tümünü bir solukta yerle yeksan etmez miydi? Avradım demiş: “Heee, sözün doğri söyliy…” Öyleysem Hamza’yı ver de kurban edem?.. Avradımın yüzü çalındı. “Essah mı konuşiysan? Sen uşağı sidikle mi n’olur belliysen?” dedi. Ben de, dedim hee!.. Yüzü kırılmış. İşte o zaman vermişem köteği beline beline… Sövmemin tümü ona olmuştur. Ula, Allah’tan kork, kıtlığın zamanı geldiğinde sen demiyor muydun şunlardan birkaçının sofradan canları çekilse. İşin gücün ne, pok yiyen? Gene doğurursun. Sidiğimi Allah’tan ne hakla sakınıysan?
Kapmışam kucağındaki uşağımı. Bir gün aç, bir gün susuz komuşam ki, kursağındaki dünya malı eriye. Değirmenin çark suyunda abdest alıp çimdirmişem. Harmanın ortasına çekip namazını kılmışam. Gözünü bağlamışam. Hizasını kıbleye verip bıçağımı çalmışam, Hâkim Beğ…” (Sy.17-18)
Köy gerçeğinden çok acı bir parça. Açıklamak ve yorum gerekir mi?
Türk Edebiyatı’nda böyle bir sonla biten kaç öykü vardır?
‘Opoletli Kardaş’
Kitabın 2.öyküsü.
Elvahab Köyü’nün ağası, Beşir Ağa, ilk kez Mardin şehrine gidecektir. Köyden eğlenceyle yanında iki marabasıyla uğurlanır.
Kent değişik bir ortamdır Beşir Ağa için:
“…Ve ömründe ilk kez kent görmüş olmanın şaşkın heyecanıyla, herkesin kendisine baktığını sanıyordu.” (Sy.22)
Ama beklenmedik bir olay olur:
“…Cadde ortasında yürürken daha bir heybetliydi. Kendisinden önce bıyıkları ve göğsü yürüyor gibiydi.
Bir grup genç, Ağa’nın bu haline bakıp bakıp gülüştüler…” (Sy.22)
“…Sonra yoluna döndü. Arkadan ikinci bir zort daha çekilince, Ağa kamçı yemiş gibi geriye döndü.” (Sy.22-23)
Ağa ile gençlerden biri arasında kısa bir konuşma olur.
Sonuç:
“Beşir Ağa, tek bir el ateş etti. Ortadaki delikanlı boğuk bir böğürtüyle öne katlandı. Yandakiler ise çığlıklar atarak kaçıştılar.” (Sy.23)
Ağa ve iki adamı hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ederler. Kalabalık toplanır, polis gelir.
“Bu duruma gittikçe huylanan Ağa, kalabalıktan gözünü ayıramıyordu. Avuçlarının içini ilk kez bir terin gelip ıslattığını hissetti…” (Sy.24)
Öykünün son paragrafı:
““Ula ben Ağayım, diyorum size. Bu memlekette hiç adam da mı vurmayak yani. Nedir, n’olmiş? Hem ben siftah adamı ilk burada vurmamışam. Dağda, bayırda ağaya-kanuna yamaç çıkanı yeri gelmiş vurmuşam, yeri gelmiş vurdurtmuşam. Hesabını şaşırıp da bugüne kadar soranını da görmemişem. Ama, şimdik Mardin şehrimizin bir adamını eksiltmişem. Nedir, bunca kıyamete bindiriysiz? İşte aklım burada yana kaçıyor ha!.. Dur opoletli kardaşım. Sen de kolumuzu çekip durma. Geliyem işte…” “(Sy.25)
Feodal güç mantığını çok güzel açıklayan cümleler.
‘Bedvanlı Zülfo’
3. öykü.
Aşağı Fırat yöresinde Bedvan Köyü. Zülfo ve anası Bağdo Kadın.
Sel, Zülfo’nun Fırat’taki 1-2 dönümlük adasının yatağını değiştirir. Beş tane Bedvan dolusu insan besleyen Museyip Ağa, Zülfo’nun toprağına el koyar:
“”Gözün önüne aka puşt oğlu. Kör müsen? Baksana ada şimdik nere gelmiş? Eski yerinde mi? Sel sürmüş getirmiş ahha mülkümün önüne. Sel hudut oynatmış yani. Hudut oynayınca sabanı da değişir, sahibi de…”” (Sy.29)
Ve hayatta anasından ve 1-2 dönümlük adasından başka bir şeyi olmayan Zülfo ile Museyip Ağa arasında sonu belli mücadele başlar.
Ağanın marabalarından dayak yer. Ağayı mahkemeye vermeyi düşünür.
“…İlle de, beş köyün koca ağasını mahkemeye verecekti… Aşağı Fırat yöresinde şimdiye kadar bu, ne duyulmuş, ne işitilmişti…” (Sy.34)
Köylüleri onu haklı görürler ama, korkudan desteklemezler.
““…Siz eğer ki, mahkemeye giderseniz hepimizin dirliği bozulacak… Sizin bir adanız yüzünden, bunca ahalinin üstüne çekmen ağa hışmını…”” (Sy. 34)
Zülfo, masraflar için ineğini satılığa çıkarır, alan olmaz. Yollara düşer, bir köy yolunda Museyip Ağa ile karşılaşır. Ağa iyice gözünü korkutur Zülfo’nun:
““Ula hırroo,” diye bağırdı. “Duymuşam ki önüne gelene dillenmişsen. Ağayı mahkemeye verip adayı geri alacağım, diye… Be Allah’ın biçare kulu, daha Sivereğ’in yolunu bilmezsin. Götünün bokuyla bir de hökümetin adını mı geviş getiriysen? Ama, asıl kabahat bende olmuştur. Senin leşini daha o gün adanın toprağıyla karmalıydım.”“ (Sy.35)
Sonuçta, “Ver mahkemeye. Daha da olmadı, çık eşkiyaya…” diye düşünen yalnız Zülfo’nun mücadele azmi kırılır. Anasıyla dertleşir ve köyden göç etmeyi hayal eder.
‘Kurt Avı’
4. öykü.
Ezilenlerin, yoksulların, çalışanların, yönetilenlerin, halkın ve bir ulusun kendi içindeki çelişmeler ve bu olgunun birçok kez hayat içinde acımasız şiddet aşamasına ulaştığı çok bilinen acı bir gerçektir. Acıdır, çünkü, bu çatışma, çatışanlara asla yarar sağlamaz, doğan zararın çapı ise kimi durumlarda ölçülemeyecek denli büyüktür.
Ülkemizde de var olan bu olgunun, çatışma, hatta kıyım yaratacak şekilde yönetenler ve egemenler tarafından sürekli kışkırtıldığını biliyoruz.
‘Kurt Avı’ adlı öykü, bu sosyolojik olgunun edebiyatımızdaki en etkili yansımalarından biridir bence.
Beçikan Aşireti’nin lideri Abut Ağa’nın bir oğlu vardır. Adı, Paşo. Hastadır.
“Hastalığı beşlindeydi Paşo’nun. Birkaç ay var ki, sidiğini tutamayıp işiyor, yorgan-yatak dayanmıyordu altında…” (Sy.40)
Paşo’nun anası Gevey Kadın, oğlunun hastalığının iyileşmesi için her şeyi yapar ama, sonuç alınamaz.
“Ağaya, Palu taraflarında oturan bir şıhtan söz ettiler…” (Sy.41)
Şıh hükmünü verir:
“”Bu bir kurt nazarıdır,” dedi. “Çocuk korkmuş. Kendi canından haberli bile değilmiş, kara korku çarptığında. Eğer vaktinde su içirilip, damağı kaldırılsaydı, yüreği nazarı geri atardı. Şimdik belli ki çocuğun ürkmesi, belindeki suyun ayarını bozmuş. Emme üzülmeye lüzum etmez. Nasibi bir kurt canıdır. Postu tuzlana, Paşo’nun altına serile. Ondan sonrası bir namazlık hayırdua… Geçmiş ola…” (Sy.42)
Abut Ağa, bir kurt vurmaları için marabalarını seferber eder. Marabalar Hoşut Çayı boyunca kurt avına çıkarlar, karlar altında. Bir kurt görülür. Ama komşu Daşolu Aşireti’nin marabaları da keyif olsun diye kurt avına çıkmışlar, onlar da aynı kurdun peşine düşmüşlerdir. Kurdu kıstırırlar. İlk kurşunu kim atacaktır kurda? İlk kurşun kurda değil, Daşolu Aşireti’nin marabası Kara Möysün’e atılır. Sonra bir cayırtı kopar.
“Tüfekler sustuğunda, yaralıların iniltileri duyuldu bir süre. Yer yer ak kar üzerindeki kırmızı lekeler kaldı geriye.
Sonunda, birbirine kinli iki köyün ağaları eş düşündü: Kaçan kurda, ölen marabalardan daha çok üzüldüler…” (Sy.45)
Önemli bir öykü.
‘Fareler’
5. öykü. En güzel öykülerden biri. Öykünün asıl karakteri maraba Feyzo’nun ağzından anlatılıyor. Öyküde belirtilmez ama, anlarız ki Feyzo suçludur ve mahkemede ifade vermektedir.
İlk olarak:
“İşte, yukarısı böyle yürek soğutunca, ağamın toprakları da erken kocadı. Şaştı tarlanın yüzü. Mahsülat bilmez oldu, aslı nedir, ne değildir. Otlar ise tütün karası… Halbusem bir yaz önce soluğumuz, yelimiz hepten yeşil kokardı. Nerde kalmıştır yeşiline kurban olduğum toprak?..” (Sy.46)
Sonra:
“..,kuraklığın yanına bir de fare belası yoldaş geldi, diye…” (Sy.47)
Ama Feyzo, fare yuvalarına bir bir işaret koyar. Bu kıtlığa karşı onun aldığı bir önlemdir. Meho Ağa, marabalarını farelere karşı seferber eder. Kuraklık, kıtlığa yol açacaktır, olan ekini de fareler alıp götürmemelidir. Farelere karşı savaş başlar ama, Feyzo bu kıyıma karşıdır, niçin karşı olduğunu da marabalara anlatır. Bu çok ilginçtir.
“…”Bakın sizin kulağınıza da verem: Vakti zamanında benim babam Urfa’da Fransız gâvuruna tüfek mi sıkmış ne? Yani ki mücahitlik etmiş… O vaktin ahalisi çok açlık geçirmiş savaş eziyetinden. Aç kalan, kursağı gevriyen ovanın yüzüne düşmüş. Başlamışlar fare yuvası oymaya. Kazıp bakıyorlar ki her bir yuvadan kırk-elli okka zahire, yani bir hane müslimi geçindirecek tane çıkıyor… İşte o vaktin ermiş şıhları hemen tez haber çıkarmış, “Bundan böyle fare öldürmek günah!” diye… Çünküm, sürüyle fukarayı sabıyı o, açlığın elinden çekip kurtarmış. Hem o zaman, gene babam anlatıyordu ki Ağa-Bey kısmı hep gâvurdan yana geçmiş. Şıh demiş: “Bunların dini imanı paraya kesmiş… Malın-marabanın hakkını gasbediyorlar.” Cebrailaleyhisselam hazretleri fareye haberini salmış: “Seni, ağanın zenginin malına musallat etmişem. Fukaramın alamadığı hakkını sen çek, al deliğine… Marabam oradan gelip ala…”” (Sy. 48-49)
Ağa ne yapsa kâr etmez. Farelere karşı mücadele başarısız olur. Sonunda Siverek’ten tarım memuru getirir. Memur bir aletle deliklerden zehir sıkar. Marabaların öncüsü Feyzo, memuru hedef alır. Ateş eder ama, vurmaz.
Orak vakti gelir ama, hasat son derece azdır. Marabalar fare deliklerine yönelirler:
“Biz marabalar gayrı, saklımızın peşindeyiz. Herkes, bellemiş deliğini, kazmada. Ama gizli ve geceleri, ayın şavkında… Ah kurban, bir tane çıkmış… Sanırsın ki yuvaların içine başağı, elinle tepmişsen… İşin önü aydınlığa kavuşunca, çuvalımıza taşlı topraklı demeyip doldurmuşuk. Ama razıyık kurban. Yeter ki içinde tane olsun.” (Sy.54)
Bir gece Bilo gelir, Feyzo’nun deliğinin başına. Delikteki ürün yüzünden kavgaya tutuşurlar. Kavga gelişir ve Feyzo kürekle başından yaralar Bilo’yu. Bilo pes etmez. O zaman Feyzo tüfeğini doğrultur. Bilo ağaya gider ve olan biten her şeyi anlatır. Ağa atıyla gelir ve bu kez o, Feyzo’yu öldürmeye kalkar. Feyzo yalvarır. Ağa insaf etmez. İki el ateş eder, Feyzo yaralanır ve kararını verir:
“…”Ula Feyzo,” dedim. “Ölürken bari bir boka yara!..” İşte o zaman, ben de çekip Ağamı vurmuşam Beğim… Kör şeytan, o ölmüştür, ben yaşamışam… Kara yazı…” (Sy.55)
İnsanlığın yüzyıllardan beri derinleşerek süren büyük sorunlarından biri olan yoksulluk, açlık, bu öyküde feodal ağa-yoksul köylü çelişkisi temelinde az rastlanır bir olay kurgusuyla anlatılıyor. Şiddetle iç içe, karmaşık yaşam kavgası…
Günümüzde de bu kavga bütün boyutları ve yoğunlaşmış acımasızlığıyla sürmüyor mu?
Osman Şahin’in otuz beş yıl önceki uyarılarına kimseler kulak asmamış diyelim mi?
‘Odun’
6. öykü. Kitabın en güzel öykülerinden biri. Yoksul köylülerin aralarındaki çatışmayı ve birleşemedikleri taktirde kaybedeceklerini anlatıyor.
Öykünün kahramanları: Remo, karısı Gülbe, Genco ve annesi Fado’dur.
Fırat’ta sel kalkmış, odun gelmiştir. Katolular sevinçlidir. Fırat’ın azgın sularıyla boğuşarak ölüm pahasına da olsa odunlar toplanacaktır.
Remo beline ip bağlar, ipin bir ucu karısındadır, salı ile nehre girer. Genco ise iç donunun arasına soktuğu kısa saplı baltasıyla suya dalar. Ve iki köylü kocaman bir çam ağacının peşine düşerler.
Ama işin başında kütüğü paylaşamazlar. Suyun içinde “önce sen gördün, ben gördüm”, “kütük benim” kavgasına tutuşurlar.
Bu paylaşım çatışmasına köylülerden biri karışır, uyarır:
“Gardaş gardaşa çekip üleşmeye aklınız yetmiyor mu? Yere giresiler?..” (Sy. 61)
Remo alttan alır:
“…Gel bu meredi sele mundar etmeyerek, beraber çekek?” (Sy. 61)
“…Hemi de yarması benden.” (Sy.61)
Anlaşamazlarsa, birlik olmazlarsa odun akıp gidecektir:
“Cesaretinin ucuna kadar gelen Genco, odunun yok yere gideceğine akıl kesmeye başladı.
“Ama taşıması da sanadır ha! Kabulün geliyor mu?” diye sordu.” (Sy.62)
Nehirde uzlaşma olur ama, bu sefer kıyıda durum değişir:
“Onlar böylece odun üstüne bağırışıp uzlaşmışken kıyıda ikinci bir ağız dalaşı başladı. Fado Ana oğlunun oyuna geldiğini, Remo’ya kandığını sandı.
“Erli-avratlı bir oldunuz da, yoksulumu çatala mı aliysiz?” diye Gülbe’ye çıkıştı. “Nedir emeğine gelen oduna ortak çıkıysiz?” (Sy.62)
Fado Ana kararlıdır:
“Sonra öfkeyle kaldırdığı baltasını, gergin ipin tam ortasına indirdi. Boşanan çam ölüsü, kara dalgaların içinde, tüy gibi akıp gitti.” (Sy. 63)
‘Fırat’ın Cinleri’
7. öykü.
Bu da çok güzel. Öyküyü olduğu gibi buraya alsam yeridir.
Maraba Alpaşa’nın karısı Yağda, ikinci çocuğunu da çok zor doğurur. Köyde kadınlar birlikte doğurturlar. Yağda bu doğum sonrası hastalanır.
Alpaşa karısının hastalığı üzerine ağası Vakkas’ın huzuruna çıkar:
“Ağam,” dedi. “Görüyorsun, kancığımın zihnini cinler basmış. Avratların hökmü öyle diyor yani. Çaresi senin dilinde. Sen böyüksen…” (Sy. 67)
Vakkas Ağa marabasına sahip çıkar:
“… Kazo’ya git, var. Cindar’a söyle. Deki, Ağam seni istiyor. Terkine al, gel. Avradının cinlerini kovalasın. Eyi mi ulan?” (Sy. 68)
“Bugüne dek kendi soyundan hastalar için Cindar getirten Ağa, şimdi bu geleneğini ilk kez bir marabası için bozuyordu.” (Sy.68)
Cindar köye getirilir. Ama başarısız olur. Yağda saldırganlaşır. Cindar’a ve kocasına saldırır. Vakkas Ağa, kuduz olmasından korkar. Ama Yağda’yı cinlerden kurtaramayan Cindar’ın çareleri tükenmez. İbretle okuyalım:
“Bu kancığın çaresini biliyem,” dedi. “Yeter ki gönlün ‘he’ desin Ağa.”
“Bire babam, biz avradın başını, daha baştan sana teslim etmiştik. Ne biliyorsan, yap işte!..”
“Bacının cinleri Fırat’tan geçmedir.”
“Tamam anlamışam. Sözünün arkasını getir hele.”
“Hemen defi gerek, Ağa. Fırat’ın cinini gene Fırat kırar.”
“De haydi öyleyse!.. Nedecekseniz edin de eksilsin bu bela, köyümün başından…”
Bu ara Yağda, dağlara doğru başını almış, ağıp gidiyordu.
Peşinden koşarak önünü aldılar. Uzaktan üstüne örme ip atıp yere yıktılar. Eski bir hasıra sardılar. Biraz aşağıda oldukça büyük bir kayalık vardı. Önü, Fırat’a uçurum verirdi. Yağda’yı oraya doğru sürüklediler.” (Sy. 71)
Yağda korkunç bir biçimde öldürülür.
‘Nüfus Sayımı’
Kitabın 8. ve son öyküsü. Çok güzel.
Nüfus sayım memuru bir köylü eşliğinde köye gelir. Çok şaşırır. Ortalıkta ev yoktur, insan da. Küçük tepecikler görür. Kümbet evlerdir bunlar. Köylü onu Muhtar’ın kümbetine götürür. İçeri buyur edilir. Basamaklardan inerek yeraltındaki eve girer. Evin sakinleri, kadınlar ve öküzler hep bir aradadır. Ama kadınları, öküzleri göstermeyen, evi ikiye bölen bir örtü vardır. Bir süre sonra yemek gelir. Memur çok zengin bir sofra bekler. Fakat tepside bulgur, ayran ve yufka ekmeği vardır. Ayrı tabaklar, çatal, kaşık yoktur. Memurun şaşkınlığı artarak sürer. Bulguru yemekte zorlanır, çünkü taşlıdır. Yiyemez, yufka ekmeğiyle yetinir. Alınır, içinden kızar ve sofra kalktıktan sonra Muhtar’a sorar:
“Yahu muhtar,” dedi. “Kusura bakma ama, aklıma bir şey takıldı. Şurada bin yılın başında köyünüze bir yolum düştü. Konuğunuzum. Yoğurttan kaymaktan vazgeçtim. İnsan şöyle taşsız bir bulgur pilavı yapar da önüme koyar be yahu? İki kaşık yağ cızırdatır da üstüne döker. Ben her zaman evinize gelip giden biri değilim. Niye böyle yaptınız? Acaba farkında olmadan bir kusur mu işledim de böyle önüme bile bile taşlı bulgur çıkardınız?” (Sy. 80)
Sayım Memuru yakınarak sorar ama, pişman olur. Sonrası, bir felaketin çığlığıdır. Muhtar güm güm göğsünü yumruklamaya başlar, gözünden yaşlar boşanır.
Sonrasını okuyalım:
“Afandi, Afandii! Bilmisen ki bu toprağın ötesinde neler var? Bu toprağın gerisi tekmil mezardır ha, mezar!.. Bu köyde iki namaz arasında tam on yedi çocik ölmüştür…” (Sy.81)
“Yoooh! Yoooh!.. Afandi öyle değil… Bizim çocuklarımız boğmacadan, kızamıktan ölmemiştir. Açlıktan ölmüşlerdir, açlıktan!..” (Sy.82)
Memur anlamakta zorlanır:
“Nasıl?.. Açlıktan mı?” diye hayretle sordu. “Açlıktan bunca çocuk nasıl ölür? Hangi dünyada yaşıyoruz? At sırtında vilayet merkezi buraya yedi-sekiz saat ancak çeker. Koskoca vilayetin burnunun dibinde nasıl bu denli açlık yaşanır da on yedi çocuk birden ölebilir?” (Sy.82-83)
“…Az önce senin önüne çıkarabildiğimiz taşlı bulgur, bu köydeki son bulgurdu…” (Sy.83)
“Kıtlık geldi kapımıza dayandı. Vilayete dilekçe verdik, cevap gelmedi… Biz büyükler otla, neyle idaremizi ederiz ya, çocuklarımız ne olacak, diye sormuşuz. Bebelerin ağızları yaşlanmış, yalama olmuş. Avrat göğüsleriyse kapkara birer marsık. Çareler içinde çareler aramaya başladık. Sonunda akıl etti birimiz. Dedi, daha önce mallarımızı kesim için mezbahaya götürüp satmaz mıydık? Dedik, heye! Ne var bunda? Diyenimiz der ki, kesilen malların kanları mezbahada boşu boşuna akıp gediy. Kesimciler fışkıran kana bazen ağızlarını tutup içiyler. Taze kan diri, pehlivan yaparmış insanı diye. Tez elden birkaçımız gidek, rica minnet edip isteyek o kanları da, tuluklarımızla getirek. Bakarsın geçimimiz güler biraz… Düşünüp taşındık. Dedik, iyi fikir… Hemen dizine kuvvet birkaçımız tuluklarla geceden düştüler yola ki, sabah kesimine yetişeler. Devlikesi günü gidenlerimiz göründü. Çerçöp toplayıp yaktık ateşimizi. Kurduk kazanımızı. Kan dolu tulukları boşalttık kazana. Koyulaşıp pıhtılaşmıştı iyice. Tüz biber attık. Suyla sulandırıp kan çorbasını karıştırdık. Herkes toplandı. Dedik her şey sırayla. Acele etmeyin! İlkin çocukların açlığını halledeceğik. Asker usulu girdiler sıraya. Tortulaşmış kapkara kan lapalarını koyverdik önlerine. Kimi ayakta, kimi yerde bir yiyişleri vardı ki…
“Ah Afandii, Afandiii! Keşke yemeselerdi. Keşke gözlerimiz kör olaydı da, çocuklarımızın o hallerini görmeyeydik… Kan bekleyince zehirlenirmiş meğer. Daha sıra bizlere gelmeden, sancıdan kıvranmaya başladı çociklar. Karnını kursağını tutan mı istiysen, bağıra çağıra kıvranan, kendisini yerden yere vuran mı? Fazla söze ne hacet? O gün iki namaz arası tam on yedi yetim çocuk arkası arkasına, bağıra bağıra, gözlerimizin önünde öldüler…” (Sy.83-84)
Hiçbir yazar, maddi temeli olmaksızın bu tür öyküler yazamaz. Belki yazar da inandırıcı olmaz. Ama Osman Şahin’in öyküleri inandırıcıdır. Çünkü toplumsal gerçekliğin bire bir içinde, sadece gözlemle yetinmeyen, yaşayan biridir de.
5.
‘Kırmızı Yel’, mutlaka okunması gereken bir kitap.
İki nedenle:
1. Yerel şiveyle bezeli dil ilk kitap olmasına karşın çok yetkin ve yer yer, öykülerin bütünlüğü içinde şiirsel. Öykülerde öyle güzel, özgün anlatımlar söz konusu ki, bunlardan bazılarını aktarmazsam olmaz.
“Tenimiz kanı unuttu.” (Sy. 15)
“…muskasız insan, susuz balığa benzer,..” (Sy.15)
“Bahar ağzı sarı çiçekler almış ortalığı.” (Sy.17)
“…ekinin tümü güneşle toprağın tadını almış.” (Sy.17)
“Sesi daha iki aylık.” (Sy.19)
“.., yüzüne azıcık bir gülme çaldı.” (Sy.21)
“Avuçlarının içini ilk kez bir terin gelip ıslattığını hissetti.” (Sy. 24)
“… gözleri, duman kapmış gibi şaşkınca sancılandı.” (Sy.26)
“Daralan canı bedenini boşamamış, yeniden yeşermişti.” (Sy.30)
“Bulutumuz taş gibi kısır çıktı.” (Sy.46)
Bunlar, sadece bir bölümü. Öyküleri okumak gerek.
2. Öykülerin temelinde uzlaşmaz bir çelişki var: Feodal ağa-yoksul köylü çelişkisi. Öykülerin mekanı olan köylerde anlatılan hayat, bu çelişki temelinde şekilleniyor. Öykülerde sert bir toplumsal eleştiri var. Ağır, ciddi bir eleştiri. Ama haklı ve doğru. Bu sorun, Cumhuriyet’in mutlak çözmesi gereken en temel sorunlardan biri olarak halen varlığını sürdürmektedir.
Öykülerimiz, romanlarımız toplumsal sorunlarımızı sürekli gündeme getiriyor, dikkatimizi çekiyorlar.
‘Kırmızı Yel’, yeniden yayımlanarak bu görevini bir kez daha yapıyor. Kimi okuyucuların, bu sorunlar ne ki, artık daha ağırlarını yaşıyoruz, diyeceklerini sanıyorum. Doğrudur.
Bu kitap, toplumumuzun yeniden düzenlenerek, adil, hakça, özgür ve bağımsız bir düzene kavuşması gerektiğinin aciliyetini ve yazarların toplumsal sorumluluk çapının ne kadar büyük olduğunu bir kez daha anımsatıyor. Örnek alınmalı.
Şubat 2007 / Sapanca
.
Turkuvaz Kitap, halk hikâyelerinin çağdaş uyarlamalarını yayımlamaya devam ediyor. Yayınevinin Halk Hikâyeleri dizisinden okura sunduğu iki yeni kitap var: Osman Şahin'in kaleme aldığı Saçlı Yılan ile Selvihan ve Turgay Fişekçi'nin yazdığı Leylâ ile Mecnun.

Romanın doğuşunun 'bizde', Batı'dakinden farklı bir süreç izlediğini pek çok okur, eleştirmen ve yazar tekrarlıyor. Bunu tekrarlarken dile gelen bir şey daha var: 'bizde'ki halk hikâyeleri. Edebiyatımızı beslediği söylenen, pek çok metne ilham veren, 'dillere destan' olan, gelenekleşen, yayılan ve unutulmayan halk hikâyelerinin her birinin, pek çok farklı yazımı ve anlatımı var. Dolayısıyla 'Türk edebiyatı'nın kökenine inerken ya da herhangi bir edebiyat eserinden bahsederken halk hikâyelerinden birini, işimize gelen bir tarafından tutup çekiştirebiliriz. Öyle ki toplumsal bir proje olarak modernleşmenin yarattığı kopuşa rağmen halk hikâyelerinin sahiplenilmesi, Anadolu'nun 'kaynaşmış, mozaik' yapısının ispatı olarak önümüze sürülmesi ve esin olmaya devam etmesi de bundan. Ancak ulusal bir edebiyat kanonu oluşturup oluşturamadığımız ya da bunun için geç kaldığımız söylemini göz önüne alırsak, halk hikâyeleri için bir 'uydurma operasyonu' gerektiği ortaya çıkar. Örneğin, ulusal kanon mevzusunu tartıştığı yazısında Orhan Tekelioğlu, Hacivat ile Karagöz'ün 'Türkleştirilmesine' değinmiştir. Halk hikâyelerinin bir kez daha, yeniden-yazımına vesile olmak üzere bir dizi oluşturan Turkuvaz Kitap'ın imzasıyla bu diziye yazılan önsözde böylesi ince noktaların göz önünde bulundurulması, dikkat çekici ve okur açısından motive edici. Örneğin, Leylâ ile Mecnun'un arka kapak yazısında, hikâyenin eski bir Arap söylencesine dayandığı ve Türk ve İran edebiyatına yerleştiği not düşülerek unutturulmamış. Bir saz eşliğinde aktarıldığı özellikle vurgulanan halk hikâyeleri bu yeni dizide de -Cem Kızıltuğ'un kaleminden- resimler/çizimler eşliğinde yayımlanmış. Dizinin önsözünde, bir büyük ustanın da ismi anılıyor: Pek çoğumuz için halk hikâyelerinin ilk yazarı, ilk ağzı olan Yaşar Kemal. Üç Anadolu Efsanesi'ni, Çakırcalı Efe'yi onun her yaşa yönelen kaleminden okuyanlar, hikâyelerin tadını iyi alan şanslı okurlardır. Yaşar Kemal gibi ustalara saygının gerektirdiği titizlikle ve halk hikâyelerinin ağırlığının verdiği sorumlulukla, Turgay Fişekçi (Leylâ ile Mecnun) ve Osman Şahin (Saçlı Yılan ile Selvihan) de hikâyeleri beceriyle tatlandırmışlar. Turgay Fişekçi'nin kalemiyle allanıp pullanan Leylâ ile Mecnun, dizinin en bildik hikâyelerinden, ancak -işin doğrusu benim gibi- bu hikâyeyi aslı astarıyla bilmekten ziyade yalnızca duymakla kaldığını fark eden pek çok okur da çıkacaktır. Osman Şahin'in yeniden yazdığı hikâye, Saçlı Yılan ile Selvihan ise bazı okurlar için bir ilk karşılaşma olabilir.
AVARE ÖLÜM, SONSUZ KÖTÜLÜK- İLAHI AŞK
Aslında, Saçlı Yılan ile Selvihan'da yalnızca gür saçlı Yörük gelini Selvihan ile saçlı yılanın değil, aynı zamanda Deli Selim'in de hikâyesi anlatılmaktadır. Bu üç kişilik hikâyedeki saçlı yılanın, efsanevi kahraman Şahmaran'ın soyuna dayandığını öğreniriz. Resimleriyle duvarları süsleyen, yılanların başı Şahmaran'ın hikâyesi, insanın kötülüklerini yılana mal ettiğini ve dolayısıyla da insanın özünde kötü bir yaratık olduğunu duyuran ve bunun üzerinden dersler çıkaran bir hikâyedir. Bu bağlamda, her iki hikâyenin ders çıkarma ya da öğüt verme hususunda benzeştiği söylenebilir. Leylâ ile Mecnun'da kahramanların kendi aralarındaki konuşmalarıyla ve anlatıcının yorumları aracılığıyla aktarılan öğütler, yılanlı hikâyede daha çok anlatan aracılığıyla veya kahramanların içsesleriyle satırlara düşmüştür. Leylâ'nın sevgisiyle Mecnun'a dönen Kays'ın aşkını anlatan ilk hikâyede, bir tür nasihate dönüşen en önemli vurgu; bu dünyanın gelip geçiciliği ve insanın ölümlülüğüdür. Turgay Fişekçi masala yatkın kalemiyle dünyadaki misafirliğimizi hatırlatır her fırsatta: 'Bu dünya bir rüya ve hayal imiş. Bir bakmışsın var, bir bakmışsın yok!' Ölümlülük ve ölüm mevzusu; Saçlı Yılan ile Selvihan'da da Deli Selim'in hikâyesi üzerinden vurgulanmıştır. Hikâyenin ilk kahramanı olarak tanıdığımız Deli Selim'in ölümü arayışını, ölüme kafa tutuşunu izleriz en başta. Güçlü kuvvetli ancak aklı kıt olan Selim, bundan ötürü deli olarak anılmaktadır ve 'babasından miras kalmış korkaklık' lakabından kurtulmak için her türlü aklı evvelliği yapacak ve korkusuzluğunun ispatı olarak ölümün peşine düşüp bulduğu yerde ona kafa tutmaya niyetlenecektir. Hikâyenin bu ilk bölümünde yollarda dolanan Selim'in görüp yaşadığı ilginç şeyler konu edilir ki bu da bir başka ortaklığı hatırlatır. Her iki hikâyenin de bir kısmı, hele ki Leylâ ile Mecnun'un neredeyse tamamı yollarda ilerlemektedir. Arayış, hareketlilik ve yolculuk hali hiç bitmez. Deli Selim'in ölümü araması gibi Kays da kendisini Mecnuna döndüren Leylâ için daha doğrusu aşkı için deli olup yollara düşmüştür. Yolların ikinci kahramanı Deli Selim'in karşısına çıkan ve 'Benim için önemli olan yolda olmaktır' diyen bir köylü, bu durumu açıklıkla ortaya koyar; 'Nereye varacağını bilen kimse var mı? Mesela sen biliyor musun nereye varacağını? Boş ver. Yol kimseye bir şey söylemez.' Hikâyelerin dua gibi akan dilini, dinsel çağrışımları, inançlardan ve inanışlardan sıklıkla dem vurduğunu ilk bakışta fark etmek mümkün. Özellikle Turgay Fişekçi'nin Leylâ ile Mecnun'unda şiire çevirdiği yakarışlar, aşkı ilahileştiren ifadeler, düzyazı şiir tadındaki methiyeler ve arayışlar; dini bir metni çağrıştırmaktadır. Leylâ ile Mecnun hikâyesinin belki de en bildik yorumu tasavvuf düşüncesine, ilahi bir aşk fikrine varır ki Fişekçi'nin yazdığı haliyle de hikâye bu mistik vurguyu yakalamıştır: 'Gökyüzünün sonsuz yıldızlarla donandığı bir gece Mecnun, gökyüzüne bakıp şaşakaldı: Ay, gelinlik giymiş gibi yıldızlardan incilerle donanmıştı. Göklerin hekimi, gökyüzü tarlasında yetiştirdiği beyaz mor çiçekli haşhaşları çizmiş, akıttığı damlalardan afyon macunu hazırlamıştı.' Böylece uzayıp giden ve düzyazı şiiri andıran cümlelerin ardından okur yine bir yakarışla ya da yeni bir haberle karşılaşır. Hikâyenin sonunda, Leylâ'nın mezarı üstünde can veren Mecnun'u onun yanına gömerler ve son sözde yazar finali şöyle aktarır: 'Böylece ruh ruha sırdaş, ten tenle arkadaş oldu.' Osman Şahin'in yeniden yazımı ise iyilik/kötülük gibi kavramlar ve şeytana, insana, yılana dair söylenceler ve inanışlarla bezenmiş olsa da çağdaş bir dil tutturmaya da yaklaşmıştır. Özellikle Deli Selim'in hikâyeleştirildiği bölümde yazar, psikolojik kavramlar kullanmaktan kaçınmayarak anlatıyı çağdaş bir biçime ucundan da olsa değdirir; Deli Selim'in babasının korkaklığından bahsederken: 'Babası çocukluğunda ağır bir travma mı geçirmişti?' diye sormasının yanı sıra Selim'in korkusuzluğunu anlattığı cümlelerden birinde de savunma içgüdüsü gibi kavramlar kullanır. Ancak bunun yanında soyu Şahmaran'a yani yılanların başına/sultanına dayanan ve bize Şahmaran efsanesini de dinleme fırsatı sunan saçlı yılanın hikâyesi; tekerleme gibi, masal gibi akmaktadır: 'Şahmaran insan soyuna, sonsuz yaşam otu ile sonsuz yaşam suyunu bulmuş getirmişti. Buna karşın insan soyu Şahmaran'ı öldürmüş, etini ilaç olarak padişahlara yedirmişti. Böyle bilinir, böyle anlatılırdı. Akla hayale gelmeyen belalar ve kötülüklerle, insanlar bu iyilik ve barış soyu Şahmaran'ı öldürmüşlerdi. Bununla da yetinmemişler, kendi içlerinde var olan bin türlü kötülükleri ve şeytanlıkları da yılan soyunun üstüne atarak, kendini temize çıkarmaya çalışmışlardı.'
SÖYLENCE DİLİ
Şahmaran'ın hikâyesi pek çok kimse için az çok tanıdıktır çünkü yılan soyu hakkında anlatılanlar bir şekilde kulaktan kulağa geçmiş, edebiyatın içine düşmüş, resimlerle evlerin duvarlarına çakılmıştır. Yılanların, sultanları Şahmaran'ı öldüren insan evladından öç alacağı rivayet edilir. Deli Selim'den ve Selvihan'dan saçlı yılana geçen Osman Şahin, işte hikâyenin bu bölümlerinde bir hurafe ve söylence dili tutturmuştur; yılanlarla ilgili inanışları da yakaladığı bu hurafe diliyle anlatmaya koyulmuştur: 'Toprağın derinliklerine sessizce, su gibi akar giderdi yılanlar. (') Gizemli yeraltlarının belleği olurlardı böylece. Toprağın üstüne düşen küçücük bir yağmur damlasının sesini duyarlardı. 'Yerin kulağı var' sözü belki de oradan kalmaydı.'Fişekçi'nin methiyeler düzüp yakarışta bulunduğu düzyazı şiirli ve şiirli anlatısının halk hikâyelerine yakınlığı kadar, Şahin'in bu masal diline sokulup uzaklaşmaları da dizinin çeşitliliği açısından oldukça olumlu. Kalemlerin ustalığı sayesinde hiçbir yeni deneme, yeni biçim; okuru rahatsız edecek acemilikte ve çiğlikte kalmamış, hikâyeler bir nefeste okunacak kadar cana/bize yakın ve ilgi çekici. Leylâ ile Mecnun'un hikâyesi dizideki diğer aşk hikâyeleri için heves uyandırırken Saçlı Yılan ile Selvihan ise aynı dizide yer alan Şahmaran hikâyesini, aslını astarını öğrenmek isteyen okurun okunacaklar listesine katıveriyor.
İsmail Mert Başat, 12.02.2009 Günü,8.İzmir Öykü Günleri’nde yapılan konuşma metnidir.
Anlamaya çalışmak, bakış ile, baktığım nesnellik arasında bir uzaklık ve çelişki olduğunu ifade eder. İlksel insanlar bu uzaklıkları mitos yoluyla doldurmaya çalışmışlardı. Yani, dış dünyadaki nesnel bir gerçeği, kendi zihinlerinde kurgulanan bir gerçekliğe doğru eğip-bükerek, orada ehlileştirmeyi denemişlerdi. Daha sonralarına dair çarpıcı bir örnek ise, Galileo’nun yuvarlak dünyası ile diğer insanların ‘tepsi gibi düz’ dünyasıdır. Düz dünyaya dair duyusal gerçeklik ‘gerçek’ten kopuk bulunduğu gibi, öznel gerçekliğin, gerçeğin bir yansımasından ibaret bulunmadığını da gösterir. Unutmayalım; Galileo’nun yuvarlak dünyası da, yerkürenin taşıdığı gerçek form ile çakışmaz. Demek oluyor ki toplumlara ve insanların o toplum içindeki konumlanışlarına göre farklılaşan gerçeklikler, gerçeğin kendisini tahrip etmeden, ya da deforme etmeden onu temsil edemezler. İyi ki böyledir. Çünkü nesnel gerçek, ancak farklı bir prizmadan, yani sanatın kurduğu kendi hakikatinin içinden dönüşebildiğinde zihinsel olarak görülebilmektedir. İyi ki böyledir, çünkü güzelliğin ve zihinsel kamaşmalar yoluyla zenginleşmenin nabzı da tam bu farklılaşmada ve aradaki boşluğu adlandırma çabasında atmaktadır. Öyleyse sorun, nesnel gerçek ile sanatın gerçekliğinin farklı olmasında değildir. Sorun, sanatın kendi kurduğu hakikatin, aradaki boşluğu hangi dönüşümler içinde kapatmayı denediği ile ilgilidir. Biraz somutlaştıralım: Sayısızca etkileşimler içinde devinen nesnellik ile, yine bitimsizce etkileşimler arasında devinen yazarın öznelliği baş başa kaldıklarında yazar, nasıl bir pozisyon seçecektir? Bir nesnenin, olgunun veya yapılaşmanın taşıdığı hareketli gerçeğin yapıtında belirmesini nasıl sağlayabilecektir? Onu kopyalayarak, taklit ederek mi; ona öykünerek ve betimleyerek mi? Veya ona dair peşpeşe yargılar geliştirerek mi? Ya da devinen bir gerçeği akışından kopartıp, bir fotoğraf karesi gibi dondurarak mı, yani onun “ne?” olduğunu, bir nedensellik zinciri içinde gerekçelendirerek mi?
Toplumcu gerçekçilik, tam da burada sözalır: Tüm bu pozisyonları eleştirirken, o şeyin “ne?” olduğuna değil, “nasıl o şey olmakta bulunduğuna” ışık tutmayı öndeler. Hareket noktası, etkileşim ağlarından kopartılmadan, tarihsellikleri içindeki devinimlerdir. Bakışına yerleştirdiği şey, çözülenlerle, birikenlerle, yeni yeni bireşimlerle ve bunların her defasında kurduğu yepyeni bileşkelerle iç içe, bir devinimler yumağıdır. Yazar bir elini bu yumakta, bir elini kendi öznelliğinde tutarak, aradaki mesafeleri ve farklılıkları mekiksel gelgitler ile nakışlamaktadır şimdi. Dikişleme eyleminde bilme ve yaratma birbirlerini çözerken, birbirlerini yeniden kurmaktadırlar. Bu konumlanış, üç türevsel önerme bağışlar bize:
- Doğa, insan ve toplum, birbirlerini kuşatırlar ve birbirlerini biçimlendirirler;
- Sanatsal yaratı sonuna kadar bireyseldir; ama bu bireysellik sonuna kadar toplumsala gömülüdür;
- Çok yönlü çelişkiler ve etkileşimler ağı içinde bulunmakla, bütün canlıların tutumları, politiklik içerir.Bu nedenle burada, Eagleton’ın Adorno’ya atfı eklenebilir : “En esaslı siyasi eser, siyaset hakkında tamamen suskun kalandır.”
Böyle bir sanat eserinde beliren hakikat, nesnel gerçeği ele geçirmenin de, kendi gerçeğini onun yerine geçirmenin de peşinde olmayan bir hakikattir. O bizlere, hayatın tüm zenginliği, çelişkileri ve devinimleri içindeki nesnel gerçekleri görebilme olanağını sessizce sunar.
Biliyorum, bu söylediklerim ile toplumcu gerçekçilik kavramının bugün yarattığı çağrışımlar arasında farklar var. Çünkü bu kavram, bir yandan Stalinist-Jdanov’cu çizgi tarafından, bir yandan kaba gerçekçilik ve popülizm tarafından, diğer yandan da kültür endüstrisinin ideologları tarafından kirletildi. Kuşkusuz, marksist felsefe ve marksist estetikten sıyırarak
ayrı yere konulamayacak bu önemli kavramı, kendi safiyetine iade etmek gereği var.İşte Osman Şahin öykücülüğünü, diğer özelliklerinin dışında da önemli kılan, öykülerini bu safiyetin içinden yazmasıdır. Birkaç adımda, biraz daha yakından bakmayı deneyebiliriz:
1. Osman Şahin öykülerini doğa, insan ve toplumun birbirlerini katettikleri çatallanmalarda konumlanarak yazmaktadır. Bu kapsamda insanı öndeler; çünkü insan maruz bırakan ve maruz bırakılan olarak ilk elden faildir, hem de tüm bu çatallanmaların kristalize yumağını içinde taşır. Osman Şahin’in gerçekçilik konusundaki ayrıcalığı, toplumsal ile zihinsel arasındaki sarkacı, doğrusal bir gel-git hareketinde sıkıştırmayışıdır. Onu, aynen hayatın kendisinde olduğu gibi, toplumdaki ve bireydeki çatışkıların zengin ve hareketli birlikteliği içinde ve onlarla ilişki ağları kura kura, helezonlaşan salınımlar içinde çalıştırmasıdır.Bu salınımlar hayatın diyalektik akışkanlarına tekabül ettiği içindir ki, Osman Şahin öyküleri, bazen masalsı, bazen destansı dile yaslandığında bile canlı-kanlı, sahici bir hayatın içinde kalmayı başarır.
2. Biliyoruz ki toplumsal sınıflar gerçeği, toplumdaki yapılaşmaların temel kurucularındandır. Bu yapılaşmalar ise bireylere öznenin kendi aracılığı ile sızarak, gündelik fiil ve tutumlarının biçimlenişinde etkinlik kazanır. Osman Şahin, öykülerinde sınıflar gerçeğini ve insanların bu gerçeklik içinde konumlanışlarını diline dolamaz. Onun yerine öykülerini insan tutum ve davranışlarının içinden, ve bu tutumların değişebilirliğini göstererek akıtır. Bu akış sırasında, görünür gerçeklerde sağladığı yarılmalar arasından, okurun sınıflar gerçeğine doğru yol almasına olanak sağlamakla yetinir. Siyaset konusunda suskun kalırken, sözcük aralarında nefes alan, metne yedirilmiş bir politik tutumun sahibi olur.
3. Değinmek istediğim üçüncü nokta, edebiyatımıza uzun dönemler musallat olmuş, o ikilikler halindeki şablonlaştırmalar konusudur. Yani yoksul-zengin, patron-işçi, ağa-ırgat, ezen-ezilen, ya da köylü-kentli gibi ikiliklerin kurduğu şablonlar. Bu şablonlar, insanların indirgendikleri tipik karakter davranışları dışında sahip oldukları potansiyel zenginliklerini kucaklayamazlar. Bir karakterin aslında norm bir karakter değil de, diyalektiği içinde değişebilir olduğunu, ya da farklı karakteristiklerin gerilimli bir toplamı olabileceğini gösteremezler. Osman Şahin tüm bunların ayırdındadır. “O, nasıl o oldu?” sorusunun içinden, kalemini bir cangıla sürer. Bu cangılda doğa ile insan, ruh ile beden, duygu ile düşünce arasında yarılmalar değil, kımıltılı bir bütünlük vardır. Öykü kuruluşları kesinlikler değil, olasılıklar üzerinedir. Böylece okur, insanın “iyi” ya da “kötü” olmadığını; bu sıfatların farklı insanlarda, ya da aynı insanda farklı zamanlarda açığa çıkan bir beliriş olduğunu anlar. Ve bu belirişlerdeki köklerin, insanı farklı davranış biçimlerine sevk eden nesnel ve kültürel dinamiklerde bulunduğunu ayrımsar. Öykülerde, aynı dinamiklere yaslanan güç ve iktidar ilişkileri de ustaca verilir. Okur, bu güç ilişkilerini belirleyen ve gürbüzleştirenin, mülkiyet ve üretim ilişkileri olduğunu görmekte zorlanmaz. Ama Osman Şahin öyküleri bu noktada kalmaz. Toplumda ve bireyde kurulan hegemonyal ablukanın, ekonomik sömürü mekanizmalarının yanısıra gelenekler, töre, günlük rutin ve ataerki gibi kültürel ve yine, politik boyutlarca da beslenip-desteklendiğini ortaya koyar.
4. Şimdi, üzerinde durmak istediğim ve toplumcu gerçekçilik çerçevesinde önem taşıyan, “öz ve biçim” konusuna değineceğim. Osman Şahin öykülerinde öz ve biçim birbirlerini önceleyen değil, gerçeğin belirmesini olanaklı kılan devingen bir yapının müşterek kurucuları olarak ortaya çıkarlar. Bu öykülerde içerik, biçim; biçim de içerik haline getirilmiştir; birbirlerini birlikte kurmuşlardır. Bu nedenledir ki, sözgelimi Mahşer’de, öykü içinde zincirleme öyküler biçimindeki sekiz anlatı, aynı zamanda Binbir G ece Masalları’na eklenmiş yeni masallar gibidir. Dişler öyküsünü ise, Bahname anlatılarının estetiği içinden de okuyabilirsiniz. Doğanın öne çıktığı öykülerde ise doğanın betimlemesi ile değil, doğanın doğrudan kendisi ile göz-göze gelirsiniz. Troçki “Bir iç gereksinmenin baskısı”ndan sözederken, Jamesson da biçimi, “özün iç mantığı” olarak ifade eder. İşte bu nedenle O’nun öykülerinin çoğu ritimleri şiir, müzik ve görsellik ile örgülenmiş bir masal, destan veya ağıt halinde ifadesini bulur.
5. Son olarak, yine toplumcu gerçekçi öykücülük bağlamında, “olay” ve “kahraman” sorunlarına değineceğim.
Olay, “O, ne?” sorusunu yanıtlar. Osman Şahin’de ise olay değil, süreçler vardır: “Olmakta bulunan ve oluşunu yeni yeni olmakta bulunanlarla sürdürecek olan” süreçler. Bu sayede Osman Şahin öyküleri yanıtlar vermez, sorular sorar.
Yine Osman Şahin’de, “kahraman” karakteri yoktur. Çünkü hayatın gösterdiği ve Nazım Hikmet’in esinlediği gibi, korkaklık ve cesaret, bilgelik ve cehalet, özveri ve çıkarcılık, zaaf ve direnç, kurmak ve yıkmak, sevgi ve ihanet,.. insanların halleridir. Kimi zaman tüm bu haller, olasılıklar halinde, tek bir insanın içinde yuvalanmış çekirdekte, birlikte barınır. Çünkü insan, tıpkı hayat gibi çözülüşler ve örgütlenişler demektir.
(*): 12.02.2009 Günü , 8.İzmir Öykü Günleri’nde yapılan konuşma metnidir.
Kaynakça
Adnan Binyazar; “Osman Şahin Öykücülüğü”; Ozanlar Yazarlar Kitaplar; 1998,İst.
İsmail Mert Başat; “Öykü ve Toplumcu Gerçekçilik: Bugün”; Gökyüzünden Başka Sınır Yok içinde, s. 89 vd.;
Kırmızı Y.; 2008 İst.
Nurullah Çetin; “Türk Hikâyesinde Sosyalist Realizm”; Hece Öykü; S. 4,s. 52 vd. 2004 Ank.
Osman Şahin; Mahşer; Can Y. 2.bs.; 1998 İst.
----------------; Ölüm Oyunları; Can Y.2. bs.2006 İst.
----------------; Kırmızı Yol&Acenta Mirza; Can Y.; 2006 İst.
----------------; Ağız İçinde Dil Gibi&Acı Duman; Can Y.; 2007 İst.
---------------- ; Sonuncu İz; Can Y. 2. bs.; 2007 İst.
Susan Sontag; Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş; Hz.Yurdanur Salman,Müge Gürsoy Sökmen; İmge Y. 2.bs.; 1998 İst
Terry Eagleton; Kuramdan Sonra; Çwv. Uygar Abacı; Literatür Y.; 2004 İst
------------------; Edebiyat Eleştirisi Üzerine; çev. Handan Gönenç; Eleştiri Y.; İst.
Gazete; “Tek parti döneminde Hoşan ovasının, Hilar mağaralarının, Çayönü kabartmalarının; kısaca susturulmuş bir tarihin ve halkın çığlıklarını kavalına üfleyen Zülfo, bir diğer adıyla Hafız,” diye yazıyor ve şöyle sürdürüyordu: “88 yaşında, yüzünde talanın paletleri ve postalları var. Yüzü Ararat dağı gibi heybetli. Ama artık o kaval çalamıyor…”
1950’li yıllarda Diyarbakır’ın Ergani, Çermik, Çüngüş gibi ilçelerine bağlı köylerin kavruk, yoksul çocukları, ya köylerindeki ilkokulu bitirerek öğrenimlerini tamamlamış veya Ergani’de, o civarda tek orta dereceli okul olan Dicle İlköğretmen Okulu’nu bitirip öğretmen olmuşlardır.
O yıllarda Türkiye’deki üniversiteler bir elin parmakları kadar az ve uzakmış. Üstelik öğretmen olmak, o yıllar, henüz halkın yüzde ellisinin okuma yazma bilmediği o dönemde daha da saygınmış.Benim de birçok yakınım, vefat eden babam, dayılarım, Çermik’ten Ergani’ye, çoğu zaman yaya yürüyerek Dicle İlköğretmen Okulu’nda öğrenim görmüşler.
Hikâyeci ve senarist Osman Şahin, yazarlığına ve dostluğuna önem verdiğim bir ağabeyimdir. 1989’da imzalayıp Diyarbakır adresime gönderdiği “Ay Bazen Mavidir” adlı kitabında yer alan “Bozkırda Vivaldi” adlı nefis hikâyesinde, Ergani demiryolunda kaval çalarak dilenen yoksul, kör bir dilencinin, Vivaldi Zülfo’nun öyküsünü anlatıyordu.
Her gün demiryolunda kaval çalan Zülfo, Dicle İlköğretmen Okulu öğrencilerinin gelip geçerken rastlayıp pek ciddiye almadıkları biridir. Okulun müzik öğretmeni M. Kurtdemir ise, yoksul köy çocuklarından oluşan öğrencilerine Beethoven, Vivaldi ve Brahms dinleten, piyano, keman çalan gerçek bir müzik öğretmenidir.
Evlerinde dengbejleri, çoban kavallarını veya radyolardan Zeki Müren ve Müzeyyen Senar’ ları dinleyen Dicle İlköğretmen Okulu’nun yatılı öğrencilerinin müzik öğretmeni M. Kurtdemir, okulun mezuniyet töreni gecesinde, ”Sahneye gerçek bir sanatçının geleceğini” söyleyerek, birden Erganili “dilenci kör Zülfo”yu ellerinden tutup getirir...Öğrenciler şaşırıp tepki gösterdiklerinde, öğretmen Kurtdemir, ortalama üç yüz kişilik yemekhanedeki öğrencilerini, bu halk sanatçısını saygıyla dinlemeye davet eder ve kör Zülfo kavalına abanır...
O, yüreğindeki çığlıkları kavalına üfledikçe salondakiler taş kesilirler… Alnına ter biriken Zülfo, bir saat kadar soluksuz üfler kavalına.Onun kavalı bozkırdaki Vivaldi’dir… Öğrenciler, her gün demiryolunda kaval çalıp dilenirken gördükleri Zülfo’yu, o gün ilk kez dikkatle dinleyince çok sarsılırlar...
Zülfo’nun kavalı sustuğunda, öğrenciler hep birlikte onu ayakta alkışlarlar. Hayatında ilk kez alkışlanan Vivaldi Zülfo, o gece ağlayarak ayrılır sahneden. Müzik öğretmeni Kurtdemir, öğrencilerine, Zülfo’nun “Adı sanı olmayan gerçek bir halk sanatçısı” olduğunu söyler...
Bu hikâyeyi çok etkilenerek okuduktan sonra, gündelik yoğunluklara koyulmuştum.O günler Diyarbakır’ın Mardinkapı semtine köylerden getirilip stüdyosuz, bandrolsüz üretilen dengbej kasetlerinden birkaç tane almıştım. Aldıklarım arasında üzerinde çalanın adı sanı belirtilmeyen bir kaval kaseti de vardı.
Kaseti kasetçalara koyup, ezgilerinin nasıl doğaçtan ve yürek paralayıcı olduğunu düşünerek kasetin bütününü dinlemek için ayaklarımı keyifle uzattığımda, bitişik odadan anamın hıçkırıklarını duyarak kalkıp yanına gittim.Anam bir şey söylemiyor, ağlıyordu…
Babam, onu despotluğuyla yıllarca güttüğü için onda bir koyun psikolojisi olabileceğini ve bir an, kaval sesine bu yüzden ağladığını düşünmeye başlamıştım ki, anam sessizce hıçkırarak anlatmaya koyuldu:
“Ben bu kavalı tam otuz yıl önce Ergani demiryolunda dinlemiştim oğlum. Bu, kör Zülfo’nun kavalıdır. O yıllar baban Dicle İlköğretmen Okulu’nu yeni bitirmiş, tayini Konya’nın bir Çerkes köyüne çıkmıştı. Kucağımda sen ve yükümsüz bir kat yataktı. Hayatımda ilk kez köyümden çıkıp uzaklara gidiyordum.Daha on beş yaşımda bir anneydim. Ergani’den Konya’ya gitmek üzere trene binmiştik. Ben kompartımanda çevreme korkuyla bakınırken, baban, alışveriş yapıp döneceğini söyleyerek dışarı çıkmıştı, kucağımda sen... O an, işte şimdi çaldığın bu kaval sesiyle hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. Korkup sen de ağlamaya başlamıştın. Sonra trenin düdüğü acı acı ötmüştü ve yola koyulmuştuk...”diyerek tane tane szcüklerle sürdürmüştü sözlerini:
“İşte bu kaval sesi, benim için bir gurbet çığlığıdır, çocukken anne oluşumdur; kaybettiğim gençliğim, mahvolmuş düşlerimdir oğlum,” dedi...
Anamın söyledikleriyle anlamıştım ki, aldığım kasetteki kavalı çalan, Osman Şahin’in hikâyesindeki Vivaldi Zülfo’dan, -bir diğer adıyla Hafız’dan başkası değildi… Hemen kasetin bir nüshasını Osman Şahin’e postaladım. Aynı günlerde aldığım uzun yanıtında minnet duygularını iletiyor ve onu Vival di Zülfo’nun kasetiyle anılarına taşıdığım için yüzlerce kez teşekkür ediyordu.
Sonra Vivaldi Zülfo’nun hâlâ Ergani’de, kötü koşullarda yaşadığını öğrendim. Sıkıntılı günlerimdi. Ergani’ye gidemedim, ama muhalif bir gazetenin Diyarbakır bürosu çalışanlarına anlatıp, onu haber yapmalarını rica ettim.
Sonra o gazetede, çok kötü koşullarda, -“Profilo” yazılı mukavva kutuların üzerinde, tek göz odalı bir evde- yaşayan Zülfo’nun haberi, “Ergani’de Bir Vivaldi” başlığıyla çıktı. Artık yaşlılıktan konuşamıyor, sorulara yanıt bile veremiyormuş.Gazete; “Tek parti döneminde Hoşan ovasının, Hilar mağaralarının, Çayönü kabartmalarının; kısaca susturulmuş bir tarihin ve halkın çığlıklarını kavalına üfleyen Zülfo, bir diğer adıyla Hafız,” diye yazıyor ve şöyle sürdürüyordu: “88 yaşında, yüzünde talanın paletleri ve postalları var. Yüzü Ararat dağı gibi heybetli. Ama artık o kaval çalamıyor…”
Bir sonraki yıl Ankara’dan Diyarbakır’a gidişimde, ona vermek üzere ayırdığım bir miktar parayla Ergani Bakur mahallesinde “halk sanatçısı” Vivaldi Zülfo’yu aradım.Bulamayınca, oturduğunu öğrendiğim mahallenin bakkalına sordum onu.”Vivaldi Zülfo” deyince çıkaramadı önce. “Demiryolunda otuz kırk yıl kaval çalan dilenci Zülfo,” diye sorduğumda ise:“Ha, o Zülfo, yane Hafız, ölmiştir,”dedi:”Ölmiştir, vallahin kurtulmuştur dilenmahtan…”
Bu yanıtla başımı öne eğip oradan uzaklaştım.Ben de o unutuşun, o ihmalin suç ortaklarından biriydim…Bu yüzden bu yazımı, adı sanı işitilmemiş ve bir vefa görmeden aramızdan sessizce çekip gitmiş o gerçek halk sanatçılarına ithaf ediyor, hepsinin anısı önünde saygıyla eğiliyorum…
“Sevginin Herkesten Şikayeti Var” adlı kitabından.
“YAŞADIĞIM ÇAĞDA, KENDİ YAŞAMIMA, KENDİ PAYIMA DÜŞENLERİ YAZMAYA, SORGULAMAYA, KURGULAMAYA ÇALIŞTIM.”
OSMAN ŞAHİN İLE SÖYLEŞİ - ERDAL ATICI
Sayın Osman Şahin, sizi öykü yazmaya iten temel duygu nedir?
Beni öykü yazmaya iten duygular birkaç yönlüdür. İlki Toroslarda eski pagan kültürlerin, zengin sözlü halk anlatım geleneklerinin, masal analarının yaşadığı, Dedem korkut hikayelerinin anlatıldığı Türkmen asıllı Aslanköy’de doğmuş olmamdır. O zamanlar köyümde okuma yazma oranı çok düşüktü. Uzun kış gecelerinde, her yaştan insan evlere doluşurduk. Beyanalar diye bilinen ‘masal anaları’ birbirinden güzel halk öyküleri anlatırlardı. Her anlatımın sonunda: “Allah insana gördüğünü iki kez görsün, duyduğunu iki kez duysun diye bir çift gözle bir çift kulak vermiş, bir de dil vermiş görüp duyduklarını anlatsın diye” diye bitirirlerdi.
Öykü yazmama ikinci neden, 1950 yılında, on yaşında iken, Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsü’ne girmiş olmamdır. 1.35 boyunda, fistanlı, yalınayak bir çocuktum. Köy Enstitüsü benim ikinci doğum yerimdir. İnsan ayağının bir numarası olduğunu orada öğrendim. İnsanın yeteneklerini geliştirilebilmesi için orada her şey vardı. Kitaplıklar, işlikler, atölyeler, müzik aletleri, top sahaları, resim atölyeleri, sahneler. Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarlarından Adnan Binyazar ve Gürşen Kafkas sınıf arkadaşlarımdırlar. Çok kitap okurdum. 17 yaşında Siverek’in Fırat nehri kenarındaki Bucak Aşiret köyü KALEMLİ’ye atandım. Okul, karatahta, sıra sandalye yoktu. Halil Bucak Ağa’nın konuk salonunu okul olarak kullandım. Çocuklar yerde keçenin üstünde otururlardı. Karatahtayı ben yaptım, bayrak direğini ben diktim. 29 çocuğa Türkçe okuma yazma öğrettim. O zamanlar Siverek çevresinde yüzden azla eşkıya vardı. Halk silaha çok tutkundu. Hala da öyledir. Baharda Fırat taşınca birçok hayvan ve insanı alır götürürdü. Tutanaklarını tutardım. Zengaçür çayı taşınca jandarmalar köye gelemezlerdi. Telefon yol yoktu. Oralarda görüp yaşadıklarım, akıl almaz şeylerdi. Bütün bunlar beni yazmaya itmiştir. Çünkü onların gerçeği benim de gerçeğimdi. Gerçekler insanı her zaman açık seçik yazmaya zorlar. Gerçekliğin dibinde görüntünü çoğaltan, okurların bilincini coşturan pek çok aynalar vardır. Bir de, çocukluğumda, yaşadığım çağda, kendi yaşamıma, kendi payıma düşenleri yazmaya, sorgulamaya, kurgulamaya çalıştım. Ama yazdığım öykülerin ne kadarı kendi yaşamımın tamamıdır, ne kadarı görebildiklerimdir, bilemem. Öykünün gerçeği ile yaşamın gerçeği her zaman farklıdır ve örtüşmez.
Doğu’nun, Güneydoğu’nun insanları ile Toros insanlarının ölümlerini, doğumlarını, eşkıyalıklarını, sefilliklerini, yenilgilerini yazarak, yaşadığım çağa tanıklık etmek istedim. Onların sesi olmaya çalıştım. Ora insanının yazgılarına, yüzlerce yıldan beri egemen olan birkaç sözcük olduğunu gördüm. Bunlar vahiy kültürünün, ‘Takdiri ilahi, Cenabı Allah, İnşallah, Maşallah, öte dünya, cennet – cehennem, Allah izin verirse’ gibi sözlerdi. Aslında hiçbir işe yaramayan sözlerdir bunlar. Bu sözlerde kadercilik gizlidir, akılcılık yoktur. Buna benzer vahiy sözleri bugün, ülkemize baştan sona egemendir. Yıllar önce bir insanın iyi olup olmadığını anlatmak için ‘Çalışkan, kitap okur. Elinden gazete, kitap düşmez’ denirdi. Şimdi ise, ‘Beş vakit namazında, niyazında. Dini bütün’ gibi sözler kullanılıyor. Yöneticilerin çoğu namazında niyazında değil midir? Çalıp çırpmıyorlar mı? 90 bin caminin olduğu ülkemizde dilencilik, yolsuzluk, yalan, hırsızlık artmadı mı? Vahiy kültürünün ülkemizi getirdiği temel nokta budur işte.
Sizde öykü yazma süreci nasıl başlar, nasıl gelişir? Nasıl yazarsınız?
Önce yazacağım konuya odaklanır, kurgusunu, dilini düşünürüm. Öykülerimi genellikle er sabah kalkar öğleye kadar çalışır yazarım. Bende öykü yazmak müthiş bir cebelleşmedir. Öykü yazarken kendimle barışık olurum. Senaryo yazarken ise sinirli olurum. Her öyküyü birkaç kez yeniden yazarım. 37 yıllık öykü yazarı olmama karşın, hala yazamadığım öykü konularım vardır. Konular o kadar özgün ki, beni kendilerine yaklaştırmıyorlar.
Sayın Şahin. anlatmak istediklerinizi niçin dün yazı yoluyla değil de, öykü yoluyla anlatmak istiyorsunuz?
Düz yazı genellikle çabuk unutulur. Öykü sanatı ise, insan soyunun binlerce bulabildiği en etkili, en yaratıcı, en eski söz sanatlarından biridir. 800 yıl önce Yunus Emre’nin söylediği sözler müzikal ilahilerle söylenmemiş olsaydı unutulurdu. Öykü sanatı yüksek düzeyde bir kurgu ve dille anlatılır. Işıklı, kanatlı bir yazı diline dönüştürüldüğünde her zaman kalıcı ve uzun ömürlü olacaktır.
Bugüne kadar kaç öykünüz filme alındı? Öykülerinizdeki görsellik nereden geliyor? Sinema ile ilişkiniz nasıl başladı?
23 öyküm filme alındı. Son filmin adı, “Yağmurdan Sonra” Bu filmler, yurtiçi ve yurtdışı film şenliklerinde sinemamıza otuz beşten fazla ödül kazandırdı. Öykülerimdeki görselliğe gelince, bu sanırım, doğayı, insanları, yakından tanımamdan ileri geliyor. Bir de bazı öykülerim için günlerce gezdiğim, mekan baktığım olur. Örneğin “Selam Ateşleri” adlı öykümde anlattığım mağara gerçek bir mağaradır. Bugünlerde yazmakta olduğum “Duvarlar” adlı öyküm için, en az sekiz on apartmanın vinçlerle, balyozlarla yıkılışını izlemişimdir. Bütün bunlara ben, öykü için altyapı çalışması diyorum.
Öykülerimin derinliğindeki sinemayı ilkin Yılmaz Güney görmüştür. 1971 yılı Eylül ayında eşi Fatoş hanımla birlikte İzmit’e, evime gelerek, “Kırmızı Yel”i satın aldı. Öyküyü “Adak” adıyla filme çekeceğini, büyük bir film yapacağını, filmin özünde şeriata çatacağını söylemişti. Ama bazı siyasi davalar yüzünden Selimiye Kışlasında 3,5 yıl hapis yattı. Sonra “Endişe” filmini çekerken, Yumurtalık olayı oldu. Sinemamız için büyük kayıptır.
Mehmet Fuat’ın yönettiği “Yeni Dergi”de Musallim ile Kuşde” adlı öyküm yayınlanmıştı. Yönetmen Feyzi Tuna öyküyü satın aldı. Film “Kızgın Toprak” adıyla çekildi. Film ülkemizde çok ses getirdi. Sekiz ülkeye satıldı. Fatma Girik filmdeki rolüyle Taşkent Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülü aldı. “Fırat’ın Cinleri” öyküm ile “Fareler” adlı öykülerim filme alındı. bunların hepsi peş peşe oldu. “Fırat’ın Cinleri” 1978 Antalya Film Festivali’nde en iyi üçüncü film ile en iyi müzik ödülünü kazandı. (Cahit Berkay) San Remo Festivaline katıldı. “Fareler” adlı öykümü Arzu Film adına Atıf Yılmaz çekti. Öykü kahramanı Feyzo’nun adının başına “Kibar” lakabı iliştirilerek, “Kibar Feyzo” çıktı ortaya. Film çok ilgi gördü. Hala da görmeye devam ediyor.
İşte sinema maceram böyle başladı. Sürüyor. On sekiz öykümün senaryolarını ben yazdım. Ödüller kazandı. Ve sinema ile olan ilişkim bana iki büyük onur ödülü getirdi. Birincisi, 1997 yılı, 9. Ankara Film Festivalinde Sinemaya yaptığım katkılardan ötürü, “Aziz Nesin Emek Ödülü”, diğeri ise 1999. 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü” ile onurlandırıldım.
Öykülerinizin ana teması genellikle Doğu – Güneydoğu, Toros ve Çukurova yörelerinde geçiyor. Güneydoğu’da öğretmenlik yaptınız. Öğretmenlik yıllarında yaptığınız gözlemlerin kuşkusuz öykülerin yazılmasında büyük yararları oldu. Bugünden baktığınızda o günler size ne gibi çağrışımlar yapıyor?
Baştaki konuşmamızda, Fırat nehri kenarındaki Kalemli köyüne öğretmen olarak atandığımda yaşımın o yedi olduğunu söylemiştim. Ama donanımlıydım. Bavulum kitap doluydu. Bağlama çalardım. Kesik uçla, kamış uçla çok güzel yazılar yazardım. Resim, spor yapar, koşardım. Bunlar benim ora insanları ile olan iletişimimi kurdu. Köy kökenli olduğum için yoksul marabalarla kolay ilişki kurdum. Köylüler geceleri odama gelirler, bana eşkıyaları, ölümleri, masalları anlatırlardı. Ben de onlara bağlama çalıverirdim. Marabaların anlattığı masalları, eşkıya öykülerini, sonradan defterime yazardım. Ne duyarsam yazardım. Bunu neden yapardım bilemem. Yazar olacağım aklımın ucundan geçmezdi. Ama çok yalnız oluşum yüzündendi sanırım. Bir de Köy Enstitüsündeki hocalarımızın: “Her şeyi araştırın, yazın” öğretisinin sonuçları olsa gerek bunlar. Yıllar, yıllar sonra yazar olarak ortaya çıktığımda, o tuttuğum notlar altın değerindeydi.
O yıllar Güneydoğu’da, bölücülük - Kürtçülük yoktu. Feodalizmin iki ayağı Ağa – Şeyh ağırlığı vardı. Topraksız marabalar, toprak reformu nedir bilmiyorlardı. Yol, su, elektrik, sağlık ocağı, makineleşme, kitle iletişim araçları yoktu. Bütün bunlar öykülerimde enine boyuna işlenmiştir. Bugün yol, su, eletrik, Tv., cep telefonu, okul, sağlık ocağı, var ama iş yok, ekmek yok, toprak reformu yok. Devletin milyarlarca liraya yaptırdığı dev barajlar, sulama kanalları, toprak ağalarını zengin ediyor. Aşırı bölücülük, emperyalizmin parmağı, Kürtçülük dev boyutlarda vardır. O bölgenin sorunları 1957 / 58 yılından bu yana bin kat artmıştır.
Sayın Osman Şahin, suyunu bulandırmamış yazarlarımızdan birisiniz. Edebiyatımız nereye doğru götürülüyor. Bu götürülmeyle ne yapılmak isteniliyor?
Ülkemiz yıllardan beri bir karabulut altındadır. Ülkemiz, emperyalizmle işbirlikçilerin, şeriatçıların karanlığına girmiştir. Köy Enstitülerini kapatanların, altmış yıl sonra ülkemizi getirdikleri mütareke dönemi budur.
Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Türkiye Cumhuriyetini parçalama koalisyonu üyeleri dediğim İkinci Cumhuriyetçiler, liboşlar, gazetelerinde, Tv.lerde hep baş köşededirler. Gün onların dönemidir. Mütareke basını tuttukları yazarlara sıra gelince, sözlerine, yazılarına inanılmaz bir irilik, bir övgü ve gösteriş katıyorlar. Sanat adı altında bir uydurukluğa, kendi kültüründen olmayan bir iğretiliğe alkış tutuyorlar. “Recep İvedik” gibi, “Arog” gibi halkımıza hiçbir şey vermeyen filmlere milyonlarca kişi gidiyor. Bu filmler kirlenen Türkiye’nin cürufundan başka bir şey değildir. Ekonomi, siyaset, her şeyde bir dökülme, bir çürümedir gidiyor. İnsanlarımızın ruhu değiştirildi. Tepkisiz, omurgasız bir toplum olduk. Bütün bunların nedenleri, ABD’ci, 12 Mart ile 12 Eylül askeri rejimleridir.
Toplumcu edebiyat anlayışı dışlandı. Post – modern edebiyat anlayışı öne çıkarıldı. Oysa toplumcu edebiyat anlayışı, yaşamı yenileştirme, yaşamı bütün insanların çıkarına yeniden düzenleme anlayışıdır. Post – modern edebiyat anlayışı ise, toplumsal gerçeklerden kaçışın anlayışıdır, hayalciliktir. “Ben yazdıklarımla topluma belli bir dünya görüşü vermek zorunda değilim” diyen pek çok yazar vardır bugün. Onlara sormak gerek, o zaman yazdıklarını niçin yayınlıyorsun? Başkalarını etkilemek gibi bir derdin var ki, yayınlıyorsun?
Edebiyatın anlatım aracı ‘söz’dür. Edebiyat bir ‘söz’ sanatıdır. ‘Söz’ ise insandır. İnsana bir şey anlatmayan söz, ancak ‘laf’ olabilir. Ve söz insana bir şey anlattığı sürece ‘söz’dür. İnsanlığın büyük bir bölümü iyi yaşamak gibi ortak çıkarları savunur her zaman. Ve insanlık be bilinci kuvvetle taşımaktadır. Bu kutsal amaç, insanlığı birbirinden ayırmaktan çok birleştirebilecek tek görüştür. Dünyada hiçbir ulus, diğer bir ulusla – saldırıya uğramadıkça- savaşa girmek istemez. Savaşı çıkaranlar çok uluslu şirketlerin yönettiği ABD, AB gibi emperyalist devletlerin hükümetleridir. Irak örneği ortadadır.
Emperyalizmin – küreselleşmenin resmi sanat görüşü olan Post – modern edebiyat anlayışı, devrini tamamladığı gerekçesiyle toplumcu – gerçekçi edebiyat anlayışına saldırarak onu reddediyorlar. Onların görüşüne karşı çıkan yazarları “Tutuculukla – dinozorlukla” suçluyorlar. “Geçmiş öldü: Boş ver sen geçmişi!” diyorlar. Oysa geçmiş bugünün içinde bütün hızıyla sürüyor... Willam Paulkner: “Geçmiş Zaman ölmedi, geçmedi bile” diyor.
Çok ciddi, güzel romanlar, öyküler yazılıyor ama medya onları ağzına bile almak istemiyor. Bunun dışında bir ‘bunalım edebiyatıdır’ gidiyor. Bunalımın ocağını kimse sorgulamıyor. Bana kalırsa bunalım, kapitalizmin pisliğinden başka bir şey değildir. Onun insanlara dayattığı marazi bir hastalıktır. Milyonlarca işsiz insan yaratırsan, evsiz – barksız yaratırsan, bunalım olacaktır. 1.750 bin öğrenci üniversite sınavlarına giriyor, kapitalist sistemin eğitim anlayışı bunlardan ancak 350 binini üniversiteye alıyor. Geri kalanı bunalıma itiliyor. Toprak reformu yapmazsanız, işsiz, topraksız köylüyü bunalıma itersiniz. Bir milyon üniversite bitirmiş gence iş bulamazsanız, onları bunalıma itersiniz.
Bencilliklerini, bunalımlarını yazanların, çekmecelerinin en dibine çekilenlerin yazınsal ürünlerinin buzlarını halkımızın sıcaklığı eninde sonunda eritecektir.
Mersin – Toroslar ve Yörükler denilince akla ilk gelen yazarlarımızdan birisiniz. Yörüklerin anlatım kültürü, sözlü halk anlatım geleneği sizi nasıl etkiledi?
Şaman kültürüne, Oğuz Türkçesine, Karacaoğlan ve Dadaloğlu türkülerine doğdum. Yunus Emre ilahilerine doğdum. Bu kültürlerle açtım gözümü. Yaşar Kemal’in söylediği söz doğrudur: “Karacaoğlan türküsü bilmeyenlere kız vermezlerdi. Ekini biçerken Karacaoğlan söylenirdi. Kıl çadırda oturduğumuz için halk Azrail’e ‘Gökçadırlı’ derdi. Gök rengi Yörüklerde uğursuz renktir. Nazar boncuğu gök renktedir. “Gök gözlü” uğursuz insana söylenir. Yörük kadınlarının çuvallarının dibinde mutlaka bir ‘Gök çepken’ bulunurdu. Evlilikte devlet nikahı yoktu. Yürek nikahı vardı. Kadın kocasını boşayacağı zaman, gök çepkeni çıkarır giyer, dışarıdaki taşın üstüne otururdu. Bunun anlamı “Ben herifimi boşadım” demekti. Koca, utancından çadırından çıkamazdı. Yörük kadınlarındaki özgürlüğe bakın siz...
Sayın Şahin, yapıtlarınız birçok dile çevrildi, yayınlandı. Çevrilen öyküleriniz hakkında bize biraz bilgi verir misiniz?
İlk öykü kitabım Kırmızı Yel, - tamamı- 1984 yılında İsveç’te “Den Rode Winden” (Kırmızı Rüzgar) adıyla yayınlandı. İsveç basınında çok geniş ilgi gördü. On beşten azla yazı yayınlandı.
13 öyküden oluşan ‘Seçme Öyküler’ “Tales From The Taurus” adıyla üç yıl önce İngilizce yayımlandı. ABD.de geniş ilgi gördü. Ama medya söz etmiyor. “Çan”, “Köstebek” adlı iki öyküm Slovence’ye, “Fırat’ın Cinleri” Hollanda’da, “Obruk Bekçisi” Fransızca, “Son Yörük” adlı belgesel kitabım yine Fransızca, “Odun” adlı öyküm Macarca ve Polonyaca’ya, Kırmızı Yel ile Acı Duman adlı iki öyküm ise Almanca yayımlandı.
12 Eylül’den sonra bir kitap eleştiri yazınız yüzünden 18 ay hapis yattınız. Hapislik yaşamı sizi nasıl etkiledi?
Hapse atıldığım dönem 12 Eylül dönemiydi. Ağzına kadar hükümlü ve tutukluyla doluydu hapishaneler. Benim tıkıldığım Şile ve Yalova Cezaevlerinde 12 kişilik koğuşlarda 43 – 44 kişi kalırdık. Acımasız bir insan istifiydi bu. On beş gün kadar yerde yattım. Ve yerde yatanların beşincisiydim. Yanlamasına – kılıcına yatardık. Her şey akıl almaz derece pisti. Adi mahkumların bedenlerinde çıbanlar çıkardı. Banyo, hamam olanağı yoktu. Ben havalandırmada hergün spor yapar, sabunlu bezle bedenimi silerdim. Sonra sabah akşam birer boğum maydanoz yerdim. Bu nedenle bedenimde sivilce bile çıkmadı.
İnsan soyu dehşet bir yaratıktır. Ben o koşullarda bile sonradan Hülya Koçyiğit – Talat Bulut’un oynadığı, Şerif Gören’in çektiği “Firar” filminin öyküsünü, mahkumlardan duyarak yazdım. Ayrıca 14 öyküden oluşan ve beş baskı yapan “Kolları Bağlı Doğan”ı yazdım. Hapishanenin bendeki en büyük etkisi, gözlük takmam olmuştur. Hapse girmeden önce gözlerim pilot gözleri gibiydi. İyi görürdü. İçerde yaz kış, gece gündüz, kırk mumluk bir ampul yanar, kerhane ışığı gibi bir şeydir bu. O ışıkta kitap okumasam, yazmasam, Sait Faik Ustanın dediği gibi ‘çıldırırdım.’ 18 ay sonra tahliye olunca gözlerim gitmişti. O gün bugündür gözlük takar, gözlük kullanırım.
Sayın Şahin, günümüz toplumsal olayları hakkında düşüncelerinizi bizlerle paylaşır mısınız?
Bana alırsa artık Türkiye devriminin yitirmiştir. Son birkaç yılda ülkemizde siyasi, ekonomik, yolsuzluk, ahlak çöküklüğü öylesine büyük boyutlardadır ki, değil bu topluma bulaşık suyu, pislik döksen tutuyor. Dini kullanmanın, sadaka kültürünün, satılmışlığın, vatan hainliğinin ağır tortusu çökmüştür üstümüze. ABD.nin, AB.nin onun içerdeki işbirlikçilerinin devşirdiği satılmış akademik ünvanlı bazı kişilerin, gazetecilerin, bazı romancıların, sahte aydınların pervasızlığı, Atatürk’e, Cumhuriyet’e, orduya, Lozan’a olan saldırıları buna örnektir. Fethullah Gülen’in eline peşkir tutan adam, birkaç yıldan beri Zaman gazetesinin başyazarlığını yapıyor. İkinci Cumhuriyetçiler, iktidar beslemeleri, ikiyüzlülüğün ve satılmışlığın çocuğudurlar. Onlar birer yalan montaj hattının görevli ajanlarıdır.
Bunların sanatçıları da vardır. Sözcükleri soyutlayarak, sözcüklerin dış cilasına sığınarak, sözün kutsallığını, günlük yaşamımızdan uzaklaştırıyorlar. Sözcükleri insan gerçeğinden koparıyorlar. Edebiyatın, sanatın vicdanına göre değil, alacakları paranın, ödeneğin vicdanına göre yazıyorlar.
Bir aydın - yazar olarak, hızla ve yeniden kendi Atatürkümüzü yaratmalıyız. Yaratmak zorundayız.
Son bir soru; son çalışmalarınız konusunda biraz bilgi verebilir misiniz?
27 kitabım, Saçlı Yılan ile Selvihan yeni çıktı. Mart 2009’da “Katuna Işıkları” çıkacak. “Darağacı Avı” adı altında sekiz öyküden oluşan bir dosyam var. “Duvarlar” adını verdiğim birbirine bağlı dört uzun öyküden oluşan ve kenti anlatan bir dosyam var. Son olarak da çocukluğumu anlatan, köyümü ve çevremi eksen alan anı roman: “Eğri Yağmur Taneleri” var.
Sevgili Osman ağabey, bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
Asıl ben size teşekkür ederim, Sevgili Erdal Atıcı kardeşim..7 Aralık 2008
Not: Deliler Teknesi dergisi Mart Nisan 2009, Sayı 14, yayınlandı.
Copyright by Osman Sahin. All rights reserved.
Bütün yayın hakları ve fotoğraflar Osman Şahin'e aittir.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Webdesign by Buket Sahin
OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman