OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman

1940’ta Mersin’in bir Toros köyü olan Arslanköy’de doğar. Kendi deyimiyle “kıraç tepedeki domates fidani” gibi olan yoksul bir çiftçi ailesinin "13" çocugundan biridir. Çocuklugu Toros’larda yoksulluk icinde geçer.Oğlak çobanlığı yapar...
"..Dört yanı sarp aşılmaz dağlarla tıkanmış, dünyadan yalıtlanmış, ıssız ortamların ağırlaştırdığı Toroslarda’daki köyümde, yarı pagan, Müslüman-Şaman karışımı göçebe kültürlerin harman olduğu ortamlarda geçti çocukluğum. Okuma yazma bilenimiz pek az olmasına karşın, bizler, Dedemkorkut’u, Hz.Ali cenklerini, Zaloğlu Rüstem’i, Sürmeli Bey’i, Yunus Emre’yi, Nasreddin Hoca fıkralarını, Köroğlu’nu, Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı, Dadaloğlu’nu, ağıtları, yakımları henüz çocuk yaşımızda ezbere bilir söylerdik. Her evin, her obanın, köyün, yaşlı kadınlarla erkeklerden oluşan canlı birkaç anlatıcısi olurdu. Bunlar köylerin, obaların, soylarının geçmişlerini, tarihini, maceralarını ezbere bilen, canlı birer sözcük müzeleri, bellek depoları ve anlatı kasalarıydılar.Kendi ailemin de anlatıcıları vardı ve ben, yüz elli yıl öncesine dek aile büyüklerimin nerelerden geldiklerini, aşklarını, kavgalarını çocuk yaşımda ezbere bilirdim..."

"Ben köy enstitülerini, bozkırda çalınan Vivaldi müziğine benzetirim hep. Bitmez tükenmez baharların, mevsimlerin bozkıra gelişini müjdeleyen Vivaldi müziği..." O. Şahin
"...Sınıflarımız birer kitaplıktı. Herkes istediği kitabı alır okurdu. Okuma salonunda aylık edebiyat dergileri ve günlük gazeteler bulunurdu. Varlık dergisini ilk orada tanıdığımı söylemeliyim. Ay sonları, o ayın en çok kitap okuyan öğrencileri bayrak töreninden önce herkese tanıtılır, armağanlar verilirdi. Kitap yakma, kitap korkusu ve düşmanlığı yoktu. Oturduğumuz tabureleri, duvar panolarını, karatahtaları, okul parkındaki palmiyeden futbol sahasındaki kale direklerine kadar bizler yapardık. Ödev için yaptığımız çerçeveler, resim derslerinde başarılı görülen resimlere yıl sonu sergilerinde çerçevelik ederdi. O tabloları yöremizdeki uygulama okullarına armağan ederdik..."

Her dersin ayrı bir yeri, ayrı bir dersliği vardı: Müzik derslerimizi "müzikhane"de; sayısız nota sehpaları, piyano, elli kadar mandolin, sekiz keman, bir o kadar akerdeon, gramafon ve taş plaklarla dolu bir sınıfta yapardık. Müzikhane duvarlarını, Türk Beşlileriyle, batının büyük bestekarlarının resimleri süslerdi. Resim derslerini baştan aşağı boya ve renk kokan, ayaklı resim sehpaları, tuvaller, önlüklerle dolu başka bir sınıfta "resimhane"de yapardık.




O yıllar Güneydoğu’da, bölücülük - Kürtçülük yoktu. Feodalizmin iki ayağı Ağa – Şeyh ağırlığı vardı. Topraksız marabalar, toprak reformu nedir bilmiyorlardı. Yol, su, elektrik, sağlık ocağı, makineleşme, kitle iletişim araçları yoktu. Bütün bunlar öykülerimde enine boyuna işlenmiştir. Bugün yol, su, eletrik, Tv., cep telefonu, okul, sağlık ocağı, var ama iş yok, ekmek yok, toprak reformu yok. Devletin milyarlarca liraya yaptırdığı dev barajlar, sulama kanalları, toprak ağalarını zengin ediyor. Aşırı bölücülük, emperyalizmin parmağı, Kürtçülük dev boyutlarda vardır. O bölgenin sorunları 1957 / 58 yılından bu yana bin kat artmıştır..."
"...Okul, karatahta, sıra sandalye yoktu. Halil Bucak Ağa’nın konuk salonunu okul olarak kullandım. Çocuklar yerde keçenin üstünde otururlardı. Karatahtayı ben yaptım, bayrak direğini ben diktim. 29 çocuğa Türkçe okuma yazma öğrettim. O zamanlar Siverek çevresinde yüzden azla eşkıya vardı. Halk silaha çok tutkundu. Hala da öyledir. Baharda Fırat taşınca birçok hayvan ve insanı alır götürürdü. Tutanaklarını tutardım. Zengaçür çayı taşınca jandarmalar köye gelemezlerdi. Telefon yol yoktu. Oralarda görüp yaşadıklarım, akıl almaz şeylerdi. Bütün bunlar beni yazmaya itmiştir. Çünkü onların gerçeği benim de gerçeğimdi. Gerçekler insanı her zaman açık seçik yazmaya zorlar. Gerçekliğin dibinde görüntünü çoğaltan, okurların bilincini coşturan pek çok aynalar vardır. Bir de, çocukluğumda, yaşadığım çağda, kendi yaşamıma, kendi payıma düşenleri yazmaya, sorgulamaya, kurgulamaya çalıştım. Ama yazdığım öykülerin ne kadarı kendi yaşamımın tamamıdır, ne kadarı görebildiklerimdir, bilemem. Öykünün gerçeği ile yaşamın gerçeği her zaman farklıdır ve örtüşmez..."
Köy Enstitüleri’nin, öğrencilerine iyi bir okuma yazma alışkanlığı kazandırdığını burada yinelememe gerek yok sanırım. Enstitü’yü bitirip de,Siverek’e bağlı,Fırat nehri kenarındaki aşiret köyüne öğretmen olarak atandığımda bavulum kitap doluydu. Ne ki köyde kimse Türkçe bilmiyordu. Okul, yol, karatahta, sıra,tebeşir, kağıt, hiçbir şey yoktu.Rahmetli Halil Bucak Ağa’nın iki pencereli, nehire bakan tek odalı evinde, yere serilmiş nakışlı keçelerin üstünde bir yıl öğrencilerime Türkçe öğrettim. Gündüzleri çocuklarla, geceleri de Ağa’nın konuklarıyla dolar taşardı ev.Orada duyup dinlediklerim, görüp yaşadıklarımın yoğunluğu 18 yaş aklımın alacağı cinsten değildi. Herkes silahlıydı. Bir şişe zeytinyağımı, silahlarını yağlamak için azar azar alıp bitirdiklerini anımsarım.Yedi sekiz yaşındaki öğrencilerimin bazıları da tabancalarıyla gelir giderlerdi. Komşu Nisipin köyünün çocukları da okula gelir giderken, yolları büyükçe bir mezarlıktan geçerdi. Çocuklar birkaç gün gelmeyince araştırmaya başladım. Çocuklarının okumalarını istemeyen yobazlar,mezarlığı yeşil bayraklarla donatmışlardı.Sonra da çocuklara, okula mezarlıktan geçerseniz çarpılırsınız demişlerdi. Fırat nehri taşar, insan ölüleri getirirdi. Jandarma olmadığından, ölülerin tutanaklarını tutmak zorunda kalırdım. Selin içinde davul gibi şişmiş, bozulmuş, adlarını sanlarını bilmediğim ölülerin tutanaklarını tutmaya çalışan 18’indeki bir gencin ruhsal durumunu düşünün….
Geceleri lambanın ışığında Yaşar Kemal’in “İnce Memed’ romanını okurken, romanın sayfaları arasından çıkmış gelmişler gibi karşımda Eşkiya Bekiro ile Eşkiya Hüso’yu gördüm. Onların ikisi de yörelerin İnce Memed’leri sayılırlardı.O zaman Siverek yöresinde 200’den fazla firari eşkıya dolaşırdı. Köylüler, bu eşkıyaların öykülerini en ufak ayrıntısına kadar anlatırdı. Bunlardan beni en çok etkileyeni, 42 kişiyi öldürdükten sonra dünyanın en korkak köylüsü tarafından boğazı sıkılarak öldürülen eşkiya Ramazanı Halil olmuştur.
Acımasız kan davaları sürüyordu. (Fırat’ın Sırtındaki Kan-Bucaklar adlı belgesel romanımda anlattığım konu) O güne değin kadın bedenini yakından tanımayan beni, doğurmakta güçlük çeken yoksul bir maraba kadınının doğumuna-belki yardımım olur diye –çağırmaları…Sonra da boşanan doğum kanı ile doğum suyunu görünce fırlayıp kaçmam…Eşkıya Bekiro ile Eşkıya Hüso’nun fırtınalı gecelerde teklifsizce odama girip yatmaları…Herheri çayı ile Zengaçür çayı taştığı için, maaş almaya yılda ancak iki kez Siverek’e gidebildiğimi, bu gitmelerin birinde, çevresine sukabakları bağlanmış kazanla azgın sel sularını geçebildiğimi… yazdim..."
1958-61 yılları arasında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü"nde okur…
İmtihana giren 260 adaydan sadece 39u kazanır...
"...Fırat’ın kenarından Ankara Gazi Eğitim’e girdiğim ilk birkaç gün, kendimi tarihin 200 yıl gerisinden gelmiş biri sandım..."



İzcilik bir tutkunın, özgürlüğün adıdır O"nun için...
Hayatının en güzel gençlik günlerini Erciyes te kayarak yaşar… 
Turan Emeksiz Lisesine Beden Eğitimi Öğretmeni olarak atanır...
"...Gazi Eğitim’den sonra Malatya Lisesi’ndeki öğretmenliğim sırasında, Malatya’ya bağlı 33 köyü içine alan geniş kapsamlı “halkbilim çalışmaları” yaptım. Her yaştan insanla kolay diyaloğa girebilmem, canlı birer kütüphane saydığım yaşlı köylülerle konuşmalarım kolay vazgeçemediğim tutkularım arasındadır. Bu çalışmalarım sırasında derleyebildiğim bilmecelerin sayısı 1654’ü geçer. Fırat yöresinde görüp yaşadıklarımın ruhsal durumum üzerinde yaptığı ağır baskıdan bir an önce kurtulmak için, kendime yakın bulduğum dostlara anlatmak isteği vardı içimde. Sonra yazmaya başladım. Ama işin gerçeğini söylemek gerekirse, beni yazmaya asıl motive eden, beni ateşleyip hareketlendiren asıl güç, büyük kentlere gelince, yani, ‘farkı fark edince’, içinden çıktığım kırsal kesim insanlarının, gerçeklerinin hor görülmesi, köklü kültürlere sahip olmalarına karşın, onların kültürlerinin önemsiz ve yok sayılması olmuştur. Bu düşünce, zaman içinde, derin sınıfsal öfkeler yaratmış, toplumcu gerçekçi bir çizgiye yönelmeme neden olmuştur..."


Beden eğitimi öğretmeni olarak sınıfımıza girdiğinde anlatılanların az bile olduğu kanaatine vardım. Osman Hoca,muntazam kasları, sarı saçları ve çivi gibi duruşu ile aktörlere taş çıkartacak derecede yakışıklı bir kişiydi. Öğrencilere hitabında bambaşka bir özellik vardı. O konuşmaya başladığında anlatılanlar bize şiir gibi gelir saatlerce de olsa onu dinlemekten usanmazdık Şimdi, hocamızdaki bu özelliğin, değişik yerlerde ve zamanlarda toplumun değişik kesimleri ile iç içe olmasından ve onları çok iyi izlemesinden ve edebiyat ile ilgilenmesinden kaynaklandığını anlıyorum. Bir sabah okulumuza geldiğimizde, okul bahçesinde demirlerden yapılmış bir şeyler gördük. O zamanlar televizyon olmadığı ve radyoların bile sayılı evlerde bulunmasından dolayı bunların ne olduğunu bilmeden onlarla oynamaya başladık. Bu demir parçalarının isimlerini hocamız Osman Şahin'den öğrendik. İsimler barfiks, paralel ve merdivenmiş. Osman Hoca derste, barfikste en az on iki defa kendisini yukarıya kaldırana 5 vereceğini belirterek sınavın barfiksten yapılacağını söyledi. Artık tüm teneffüslerde barfiks, merdiven ve paralel bizim en güzel oyuncağımız olmuştu. Birbirimiz ile yarışıyor, şakalaşıyor, eğleniyorduk. Her birimiz bir spora yönelmiştik, vücutlarımız sağlamlaşmaya ve sağlıklı olmaya başlamıştı. Bu akım Malatya gençleri ve çocuklarının tümüne yayıldı. Spor çalışmaları ile birlikte branşlaşmaya da başladık. Lisede Osman Hoca sayesinde basketbol, futbol, güreş, jimnastik, okçuluk, kayak, voleybol takımları kurulmuş ve spordaki başarılarımız ile Türkiye gündemine gelmiştik. Her birimiz güçlü kuvvetli, sağlam, sağlıklı, zinde birer genç olmuştuk. Turan Emeksiz Lisesi o zamanlarda ders başarısında da derecelere giriyordu. Bizlerden beş kuruş bile toplamadan Osman Hoca'nın tek başına tüm işleri nasıl yaptığına bugün bile akıl erdirememekteyim..." diye anlatır öğrencisi Av.Selami Yücel, Osman Hocasını..




Osman Sahin, bir çok sosyal bilimcinin doktora veya daha yüksek akademik dereceleri edinmek için yaptıkları araştirmalardan çok daha fazla ve özgün araştırma yapmıştır. Malatya’da ögretmenlik yaptigi yillarda Köy Enstitülerinden edindigi aliskanlikla, Malatya, Elazig, Maras ve Tunceli’nin 33 köyünde arastirmalar yapmis ve bunlari 80 sayfalik raporlarla tesbit etmistir. Kabataslak bir hesapla, toplami 2500 sayfayi askin orijinal tesbiti ile, Türkiye’de kirsal sosyoloji alanindaki en büyük ham bilgiyi yalniz basina toplamistir. Ve bu özgün bilgidir ki Osman Sahin’i, Köy Enstitülüler içinde en verimli öykücülerden biri haline getirecektir...






Diğer Köy Enstitülü üretken ögretmenler gibi, Sahin de üretime katkisi yok denecek kadar az olan bürokrasinin gazabina ugramaktan kendini kurtaramaz. Ve bu, her ilde heykeli dikilmesi gereken Anadolu'lu agir fikir isçisi, 1978 yilinda yazdigi bir kitap elestirisi yüzünden 1982 yilinda 18 ay hapis cezasina mahkum edilir...!
Şile ve Yalova cezaevlerinde yatar…
12 kişilik koğuşta, 8 hırsız, 4 uyuşturucu kaçakçısı, 3 kaçakçı ve 2 ırz düşmanı ile "9 ay 18 gün" toplam hapis yatar...!
Osman Şahin kendi hapishane deneyimini ve gözlemlerini şu yargıyla bitiriyor:
“Hapse kolay ve ucuz girilir, çok pahalı deneylerle çıkılır. Maphus insanı öylesine kuşatılmıştır ya, duygularıyla zengindir. Baharı da içinde taşır, kışı da. Hapis insanı, bir duygu yükü duygu ağırıdır. Sürekli sevinçle acının uçlarında gezinir. İçi iyiye de , kötüye de koşarak gider. Bir yüzü gülmeyi yaşıyorsa, öbür yüzü acıyı yaşıyordur. İnsan kendi iç ayrıntılarının ayrımına en çok hapisanede iken varıyor.Daha önceki yaşamının iyi kötü bir özümlemesini yapıyor. İnsan dışardayken bir insansa, içerde üç dört insan oluyor.”
HAPİSHANE MEKTUPLARI....
HAPİSHANE MİSAFİRLERİ....
"...Yaşar Kemal, Kerim Korcan, İhsan Yüce, Bekir Yıldız, Alpay Kabacalı, Ruşen Hakkı, Adalet Ağaoğlu ve eşi, Ali Özgentürk ve nice sanatçı dostları Şahin"i ziyaret ederler..."
Talip Apaydın, Erdal Öz, Mustafa Ekmekçi, Tomris Uyar mektuplarıyla destek verirler...

"...Hapse atıldığım dönem 12 Eylül dönemiydi. Ağzına kadar hükümlü ve tutukluyla doluydu hapishaneler. Benim tıkıldığım Şile ve Yalova Cezaevlerinde 12 kişilik koğuşlarda 43 – 44 kişi kalırdık. Acımasız bir insan istifiydi bu. On beş gün kadar yerde yattım. Ve yerde yatanların beşincisiydim. Yanlamasına – kılıcına yatardık. Her şey akıl almaz derece pisti. Adi mahkumların bedenlerinde çıbanlar çıkardı. Banyo, hamam olanağı yoktu. Ben havalandırmada hergün spor yapar, sabunlu bezle bedenimi silerdim. Sonra sabah akşam birer boğum maydanoz yerdim. Bu nedenle bedenimde sivilce bile çıkmadı.
İnsan soyu dehşet bir yaratıktır. Ben o koşullarda bile sonradan Hülya Koçyiğit – Talat Bulut’un oynadığı, Şerif Gören’in çektiği “Firar” filminin öyküsünü, mahkumlardan duyarak yazdım. Ayrıca 14 öyküden oluşan ve beş baskı yapan “Kolları Bağlı Doğan”ı yazdım. Hapishanenin bendeki en büyük etkisi, gözlük takmam olmuştur. Hapse girmeden önce gözlerim pilot gözleri gibiydi. İyi görürdü. İçerde yaz kış, gece gündüz, kırk mumluk bir ampul yanar, kerhane ışığı gibi bir şeydir bu. O ışıkta kitap okumasam, yazmasam, Sait Faik Ustanın dediği gibi ‘çıldırırdım.’ 18 ay sonra tahliye olunca gözlerim gitmişti. O gün bugündür gözlük takar, gözlük kullanırım..."


Kolları Bağlı Doğan'daki “Kelepçeden Sonra”nın hükümlülük yaşantısını, duygularını anlatan öykü kişisinin kendisi de bir öykücüdür.
“Yatak Komşularım”da, dört kişilik bir yatakta dokuz kişi yatılan koğuş koşulları, “Parçala Niyazi”de, o koşulların paylaşıldığı jiletçi, esrarcı bir hapishane tipi anlatılır.
“Voltalar” ve “Cezaevi Üstünde Gökyüzü”nün konuları, adlarından da anlaşılacağı gibi, volta atmanın, havalandırmada gökyüzüne bakmanın yaşattığı duygulardır.
“Güneşi Kazanmak,” günde on dakikalık havalandırmaları iki saate çıkarmak uğruna ölümün göze alındığı bir açlık grevinin öyküsüdür.
Yıl 1950. Aslanköy ilkokulunu bitirdim. D.P. iktidarda. Minareden her gün Türkçe dinlediğimiz, “Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrıdan başka yoktu tapacak” diye okunan ezanlar Arapçaya çevrilmişti. Köy çocuklarının nefes borusu sayılan Köy Enstitüleri’ne, yoksul çocuklar artık sınavla alınır olmuştu.
Aslanköy ilkokulunu bitiren 63 arkadaşımdan en az yarısı, “enstitü” sınavlarına katılabilmek için, Mersin’in yolunu tutmuşlardı. Kimi yaya, kimi at, eşek sırtında. O zamanlar köy yolları açılmış değildi. Motorlu araçlar gidip gelemezdi köylere.
Ben o sırada, Küppeş Dağı’nda oğlak çobanlığı yapıyordum. Küppeş Dağı, köyün beş kilometre batısında, Başpınar Mahallesi’nin karşısında ormanlık, yüksek bir yerdi. Kardeşlerimden Ejder geldi. “Babam, acele gelsin, yarın seni “enüsdü” imtihanı için Mersin’e gönderecekmiş “ dedi. Çobanlığı kardeşime bırakarak akşamüstü köye ulaştım. Babam, nüfus kâğıdımla, kalemimi, silgimi bir zarf içinde elime tutuşturdu. Beş lira da para verdi.
Ertesi sabah, sınıf arkadaşım Cafer’le yayan yapıldak çıktık yola. Cafer’in kara bir şalvarı vardı. İkimiz de yalın ayaktık. O yıllar ailecek yok yoksulduk. Benimle kardeşlerimin çoğu yalınayaktılar. Ayak tabanımızda “taşdöğen” dediğimiz kan çıbanları çıkardı.
Köyümüzün karşısında, mağarasıyla ünlü Şaymana Dağı vardı. En az onbeş kilometre çekerdi. O dağa doğru yürüdük. Öğlene yakın, Şaymana’ya ulaştık. Dağın arkası, ak topraklı derin yarlarla kaplıydı. Ak topraklı yerlerden kaynayan pınarlar genellikle soğuk olurdu. Teknekoyağı pınarında su içtik. Elimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra devam ettik yolumuza. Haziran başlarıydı. Toroslar’da baharla yeşilin kudurduğu günlerdi. Her adımda irili ufaklı böcekler, çekirgeler, kuşlar uçuşuyordu. Göz alabildiğine her yan çıldırmış gibiydi yeşillikten.
İki yanı seyrek çamlarla kaplı, yeşili bol, derin bir koyağın tabanındaki keçi yolunu izleyerek Fındıkpınarı’na ulaştık. Gün ikindi olmuştu.
Fındıkpınarı, Mersinli zenginlerin yayla yeriydi. Suyu, yolu boldu. Elektriği vardı. Dik çatılı, kiremitli, ahşap binaları şıktı.
“ Çenesizin Oteli” derler bir oteli vardı.
Sabahtan beri yürüdüğümüz için tabanlarımız ağrıyordu. Karnımız acıkmıştı. Kısa pantolonlu çocuğun biri, bağıra çağıra susamlı simit satıyordu. “Kaça? Dedik. “Tanesi iki buçuk kuruş” dedi. Birer tane aldık, yemeye başladık. O zamanlar ortası delik iki buçuk kuruşluklar vardı. Fındıkpınarı’nda yediğim simit, hayatımda yediğim ilk simitti.
Fındıkpınarı’nda babamın içki arkadaşı Halil amca vardı. Biz ona “Hallov Amca” derdik. Hallov amcayı sordum, dükkânı varmış, hemen yerini gösterdiler. Orta yaşlı, şişmanca, kır saçlı, sevimli, cana yakın bir insandı. Hallov Amca’ya kendimi tanıttım. “Ben Aslanköy’den eski muhtar Tahir Şahin’in oğlu Osman. Bu da aynı köyden Cafer. Babam selam söyledi. Yarın Mersin’e imtihana gideceğiz. Sizde kalacakmışız” dedim. Hallov amca, dükkândan çıkarak, eliyle yukarıdaki iki katlı, ahşap evi gösterdi. “Gidin eve! Çocuklar var orda” dedi. Yukarıya doğru yürüdük. Orada bizi Hallov amcanın karısı ile oğlu Emin karşıladı. Emin kısa pantolonlu, çoraplı, ayakkabılı, düzgün yüzlü, temiz bir çocuktu. Yalınayak ve fistanlı olmama karşın bana tepeden bakmadı. Meyve getirdi, yedik. Konuştuk. Karanlık çökünce, dışarıdaki ağacın dibine yer yatağını serdiler. Cafer’le girdik yorganın altına, uyuduk.
Er sabah kalktığımızda, Emin de kalkmış, bizi bekliyordu. Önümüze düştü. Meydana götürdü bizi. Oradan kamyonlar kalkıyordu Mersin’e. Kamyonlardan birini durdurdu. Bindik. Kamyon hareket etti. Cafer’le benden başka kimse yoktu kamyonun içinde. Bizi götüren kamyon kireç kamyonuydu. Kireç götürür getirirmiş. Karoserin her yanı kireç bulaşığı, kireç artığı içindeydi. Kamyon hızlanınca bir kireç tozu kalktı, bir kireç dumanı içinde kaldık ki, inanılmaz. Üstümüz başımız bembeyaz olmaya başlamıştı. Kamyon karoserinin tabanına, yüz kadar da yeni kesilmiş, yeni yüzülmüş, ala kanlı koyun-keçi postu sermiş, yüklemişlerdi. Ayaklarımızı kireç tozu yakmasın diye postların üstüne bastık. Yumuşacıktı ya, bir süre sonra tabanlarımız, baldırlarımız, bacağımız kaşınıp yanmaya başladı. Bu kaşınma ve yanma Mersin’e kadar dürdü. Koyun-keçi postlarındaki keneler bacağımıza ağmış: meğer onlarmış tenimizi ısıran, kaşındıran.
Bir buçuk saat sonra Mersin, Yoğurt Pazarı’nda indik kamyondan. Üstümüz başımız, kaşımız, saçımız değirmenden çıkmış gibi bembeyaz olmuştu, kireç tozundan.
Pek çok sınıf arkadaşımızla karşılaştık Yoğurt Pazarı’nda. İçlerinde akrabam, komşumuz, resul Aslanköylü’de vardı. Kaşına kaşına aralarına karıştık arkadaşların. Bazı arkadaşların yanlarında babaları vardı. Bu da bize güven veriyordu. Bir veli, imtihana İleri İlkokulu’nda gireceğimizi söyledi. Önümüze düştü. İleri İlkokulu’na doğru yürümeye başladık. Yollar asfalttı ve kaldırım taşlarıyla kaplıydı.
“Ne güzel, ne diken var, ne çamur, ne de keskin, sivri taşlar… Böyle yolda yalınayak yürümenin gözünü seveyim” dedim içimden.
İleri İlkokulu’nun bahçesi kalabalıktı. Okaliptüs ağaçlarının gölgeleri öğrenci doluydu. Fistanlı, kara şalvarlı, yanık yüzlü, yıkıntı altından kurtarılmışlar gibi yarı şaşkın, henüz bakmasını bilmeyen benim gibi yoksul köylü çocuklarıydı onlar da. Derken isimlerimiz okunmaya başlandı. Sıraya girdik. Benim girdiğim sıranın başına bir öğretmen geçti. İkinci kattaki sınıflardan birine çıkardı bizi. Sıralara teker teker oturduk. Kurşun kalemimi, silgimi ve kimlik cüzdanımı çıkarıp önüme koydum. Soruları yazmaya başladılar. On kadar soruydu. Biri dışında hepsini yanıtladığımı sanıyorum. Yazım da oldukça okunaklı ve güzeldi. Öğleüstü sınav bitti. Yazılı kâğıtlarımızı topladılar. Bizi dışarı çıkardılar. Sevinç içindeydim. Cafer’le bazı arkadaşlarım üzgündüler. Sınavları iyi geçmemişti anlaşılan. Resul Aslanköylü de sevinç içindeydi.
Bahçeye indik. Başımızdaki Veli: “Kamyon akşamüstü Yoğurt Pazarı’nın oradan kalkacak. Herkes vaktinde hazır olsun!” dedi. Dağıldık.
Mersin sıcaktı. Hem susamış, hem acıkmıştık. Cafer’le yine birer simit aldık yedik. Parkta bir hortumdan su akıyordu. Hortum suyuna ağzımızı dayadık, kanasıya içtik. Yal gibi sıcak bir suydu. İster istemez Toroslar’ın kar kokulu, dondurucu suları aklımıza geldi.
Cafer’le üç yeri görmeye karar verdik. Biri denizdi, Öbürü Mersinli Ahmet Pehlivan kahvesiydi. O yıllar Mersinli Ahmet çok ünlüydü. 1948 Londra olimpiyatlarında iki altın madalya almıştı. Bizim Toros köylerinde de karakucak güreşi yaygındı. Bu yüzden mersinli Ahmet Pehlivan adı dillerde efsaneleşmişti. Görmek istediğimiz üçüncü yer ise Demiryoluydu. Demiryolu deyince aklımıza, her yanına demir döşenmiş yol geliyordu.
Denize doğru yürüdük. Bugünkü liman tesisleri, dalgakıranlar yoktu o zaman. Denizden doldurularak yapılmış Mersin Parkı da yoktu. Deniz, bugünkü sahil yolunun geçtiği yerden başlıyordu.
Deniz merak ettiğimiz kadar varmış; ufukların altına kadar her yan suydu. Büyüktü ve çok maviydi. Köpükleri de büyüktü ve apaktı. Dalgalı ve uğultuluydu. Tuzumsu, tuhaf bir kokusu vardı. Köpükleri sahile vuruyor, hışırdıyor, kumların üstünde incecik, geniş bir dil gibi uzanıyor, sonra sönüyordu. Ayrıca deniz üstünde uçuşan, o güne kadar hiç görmediğimiz türden, gümüşümsü beyazlıkta kuşlar vardı; martılar…
“Bu kadar büyük bir suyun tadı nasıl acaba?” diyerek, deniz kenarına yattım. Ağzımı dayadım deniz suyuna. Dayamamla, ayağa kalkıp tükürmem bir oldu. “Sidik gibi tuzluymuş” dedim kendi kendime.
Sora sora Mersinli Ahmet Pehlivan’ın Olimpiyat Kahvesi’ne ulaştık sonra. Kahve deniz kenarındaydı. Çok geniş, çok büyüktü. Duvarları, altın madalyalı, mayolu güreşçi resimleriyle doluydu. Ne var ki, Mersinli Ahmet Pehlivan yoktu. Kahveden çıktık. Demiryolunu görmeye gittik sonra. Bir de ne görelim; bir çift raydan başka bir şey değilmiş demiryolu meğer.
Bu gezmelerimiz sırasında gördüğümüz her ev bize saray gibi gelmişti. Ne çok camlı ev, ne çok dükkân, mağaza, ne çok insan vardı. Kısa etekli, saçları açıkta, sivri topuklu ayakkabılarla yürüyen şık hanımlar gördük. Sipsivri topukların ütünde nasıl durduklarını, düşmeden nasıl yürüdüklerini arkadaşım Cafer’le merak ettik. Bir de o güne kadar hiç görmediğimiz türden ağaçlar vardı; Palmiyeler, muz ağaçları, incirler, narlar, portakal ve limon ağaçları, okaliptüsler, karabiber ağaçları, kauçuk ağaçları falan…
Akşam olunca Yoğurt Pazarı’nda toplandık. Fırından anama kocaman bir somun ekmeği satın almış, bir gazeteye sarmıştım. Anamın ağzında dişleri eksikti, somun ekmeği yumuşak olduğundan anamın ağzına iyi gelirdi.
Üstü branda beziyle kaplı bir kamyon geldi. Doluştuk içine. Kamyon hareket etti. Salkım saçak, ayakta birbirimize tutuna tutuna yolculuk başladı. Bir buçuk saat sonra Fındıkpınarı’nda aldık soluğu. Karanlık çökmüş, süt gibi bir ay doğmuştu. Bizim köylü bir sürü çocuk, yokuş yukarı, kuzeye doğru yaya yürümeye başladık. Çiriş ve baldıran otlarının kokuları sarmıştı ortalığı. Üç saatlik bir tırmanıştan sonra ak topraklı Şaymana Dağı’na ulaştık. Köyümüzün ışıkları göründü. Görünen elektrik ışığı değildi. Köyümüzde elektrik yoktu. Görünen, çoban ateşleri ile ev önlerinde yanan tek tük ateşlerdi.
Kösüre mahallesindeki bahçemize ulaştığımıza, ay göğün ortasını bulmuştu. Sanırım gece yarısıydı. Babam, çardağın önüne, selvi söğüdünün altındaki yer yatağında uyuyordu. Anam da yanındaydı. Uyandırdım. “Baba ben geldim!” dedim. Uyanan babamın ilk sorusu: “İmtihan iyi geçti mi?” oldu. “iyi geçti” dedim. Yalan söylediğimi sanarak; “Sonuçlar açıklanınca anlarız iyi geçip geçmediğini. İmtihanını kazanamazsan, ömrünün sonuna kadar sürünün başına çoban olarak dikerim seni” dedi.
Ne diyebilirdim?
Anacığım, “Hoş geldin, Sarı Osman’ım!” dedi Mersin’den beri elimde taşıdığım gazeteye sarılı somun ekmeğini verdim anama. Çok memnun oldu.
Babam: “Verdiğim beş lirayı ne yaptın? Yoksa tümünü harcadın mı? Diye sordu”.
“Hayır, harcamadım” dedim. “Gidiş dönüş iki yüz kuruz kamyon parası, beş kuruşa da iki simit aldım yedim. Beş kuruda şu anama verdiğim somunun parası. Geri kalan iki yüz seksen beş kuruş cebimde” dedim.
Sevindi babam. “Aferin tutumlu çocukmuşsun”, dedi. Aldı elimden ikiyiz seksen beş kuruşu.
Anam, “Yorgunsundur oğlum. Yat uyu!” dedi. Gerçekten çok yorgundum. Dizlerim ağrıyor, tabanlarım sızlıyordu.
Üstümdeki fistanla birlikte, çardakta yatan kardeşlerimin aralarına sokuldum. Yatar yatmaz uyudum. Sabah ezanında babam yandırdı. “Kalk! Kuzyaka’daki oğlak sürüsü seni bekliyor” dedi .
Azık peştamalını belime sarıp kuşandım. Beş kilometre batıdaki Kuzyaka’ya doğru yürüdüm.
İki buçuk ay sonra, Eylül başlarıydı. Çobanlığını yaptığım oğlaklar büyümüşler, sürüye katılmışlardı. Bana da sığır çobanlığı kalmıştı. Öğleye doğru, büyük ağabeyim Nezir Şahin, atla geldi, sevinçliydi, Attan iner inmez, “Aferin Osman! İmtihanını kazanmışsın. Seninle birlikte imtihana giren çocuklardan dokuz kişi daha kazanmış. Yalnız senin yaşın küçük gelmiş. Hazırlan! Seni köye götüreceğim. Babam yaşını büyütüp, Enüsdüye kayıdını yaptırmak için seni Mersin’e götürecek” dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim. Bir saat sonra ağabeyimin terkisindeydim. Sığır Çobanlığını kardeşlerimden biri devralmıştı. At sırtında döndük köye. Anam, bol küllü sıcak suyla yıkadı, çimdirdi beni. Yepyeni bir fistan giydirdi. Akşam sofrasında babam ilk kez yanına oturttu beni. Bütün kardeşlerime seslenerek: “ Allah’ın izniyle ailemizden ilk defa bir devlet memuru çıkacak!” dedi. Kardeşlerimin bana bir tuhaf baktıklarını sezdim.
Tresi sabah, babam terkisine attı beni. Anam arkamdan hayır dualar etti. “Allah zihin açıklığı versin! Dersine iyi çalış! Okumanı iyi oku! Allah sana akıl bayiliği versin!” dedi.
Gidiş o gidiş… Dicle Köy Enstitüsü’nde okuyacağım, Fırat boylarında köy öğretmenliği yapacağım, Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümüne gireceğim, ülkemizi derinden sarsan üniversite olaylarına katılacağım, 27 Mayıs Devrimi’ni göreceğim, sonra Malatya Lisesi’ne atanarak, pek çok valinin, generalin, milletvekilinin, bakanın, gazeteci ve yazarın öğretmeni olacağım, bir yazar, bir öykücü ve senarist olacağım, ona yakın ödül kazanacağım, bir kitap eleştiri yazısı yüzünden 18 ay hapis yatacağım, 27 kitabın, otuza yakın senaryonun altına imza atacağım, pek çok ünlü yazar, sinemacı ve kültür insanıyla yakın dostluklar kuracağım, festivallerde, edebiyat jürilerinde görev alacağım, İsveç’e, Bulgaristan’a, Almanya’ya, Hollanda’ya, Belçika’ya, Kıbrıs’a ve ABD’ye davet edileceğim, sempozyumlarda bildiriler sunacağım, üniversitelerde konferanslar vereceğim, yapıtlarım yedi yabancı dile çevrilecek, yayınlanacak… Bütün bunlar aklımın ucundan bile geçmezdi. Bunlar, 54 yıl önce Toroslar’da, adsız, kayıp bir çocukken, Köy Enstitüsü’nde kendimi bulduğum için, orada yeniden doğduğun için oldu. Aynı okulda okuduğumuz arkadaşım, Resul Aslanköylü de Yargıtay 10. Ceza Dairesi başkanlığına kadar yükseldi ve emekli oldu.
Diyeceğim şudur: Köy Enstitüleri’ni kapatanlar bu ülkeye iyilik etmediler. Köy Enstitülerini kapatanlar, bu ülkeye en büyük kötülüğü yapmışlardır.
Copyright by Osman Sahin. All rights reserved.
Bütün yayın hakları ve fotoğraflar Osman Şahin'e aittir.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Webdesign by Buket Sahin
OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman