OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman

"...Osman Şahin’in öykülerinde geniş ve açık mekân olarak ele alınan iki yöre vardır. Güneydoğu Anadolu ve Çukurova-Toroslar. Osman Şahin’de Çukurova’nın tamamı değil, daha çok Mersin’den Antalya’ya uzanan Batı kısmı ele alınır[1]. Çukurova ova ve dağ olmak üzere iki bölümdür. Osman Şahin’de Çukurova hem ova hem dağ kısmı ile işlenir. Yörükler kışın ovada yazın dağda konaklarlar. Ancak onun öykülerinde dağ kısmının ağırlık kazandığını söylemek mümkün. Osman Şahin’in öykülerinde Toroslar, Bolkarlar ve başka dağlar ad olarak geçer, mekan olarak seçilir. Doğanın bir ögesi olarak dağ çok önemli olsa da Osman Şahin asıl Toroslar’da yaşayan insanı, onun yaşamını, kültürünü ve özellikle dramını anlatır.
Bu bildiri konusunu seçerken Mersinli bir sanatçının bu yöreyi ve insanını nasıl ele aldığını araştırmak amacıyla yola çıktım. Aramak istediğim de mekânın insanı nasıl etkilediğiydi. Sosyal, kültürel, ekonomik ve başka açılardan onun öykülerinde yansıyan nelerdi? Öyküleri okuyunca ilk bakışta Osman Şahin’in daha çok bireyin dünyasına yöneldiğini gördüm. O coğrafyada yaşayanların bireysel açmazları, dertleri öne çıkıyordu. Böyle olmakla birlikte o insanı yaratan yine o koşullardı. İşsizlik, yoksulluk, haksızlık, toplumsal eşitsizliklerin bireyleri ayırması, töreler, sevenlerin kavuşamaması, korku, ölüm, cinayet gibi temalar ağırlık kazanmaktadır. Bu bildiride Toroslar, orada yaşayan Yörükler ile onları kuşatan, belirleyen, yönlendiren doğal, kültürel etmen ve koşullar bir arada ele alınacaktır.
Osman Şahin’in ilk kitabı Kırmızı Yel’de öyküler Güneydoğu ile ilgilidir. İkinci kitabı Acenta Mirza’dadoğduğu ve büyüdüğü yöreye yüzünü dönderir. Bu kitabın ilk öyküsü olan “Bebek”te bir Çukurova köyünü mekân olarak seçer. Osman Şahin’in birçok öyküsünde olduğu gibi bu öyküsünde de mekânı herkesin gözünde açığa vuracak bir yer adı geçmez[1]. Yukarı Kır’dan beri yürüdükleri söylenir. Alişan Gediğinde çocuğu ateş basar. Ancak bu adlar mekânı belirgin kılmaz. Buranın Çukurova olduğunu “Torosların denize bakan yamacındalar şimdi.” cümlesinden anlarız. O da söylenmeseydi coğrafya ve bitki örtüsü bize yardımcı olacaktı. Aşağıdaki alıntı bunu örnekliyor:
“İri dağlar gerilerde kalıyor. Tepelerin doğuya bakan yamaçları, yavaş yavaş karanlıktan soyuluyor. Bulutlar açık kadife renklere giriyor. Koyakların derinlikleri ise, tüketilmemiş bir gecenin koyu tortularıyla dolu hâlâ. Alayarpızlı bir pınarın önünden küren küren keklikler, ‘güüüürr!’ diye kalkıp koyağın eğriminde kayboluyor. Şafak suyuna iniyorlar anlaşılan.” (AM, s. 12)
Öyküde bir baba, işlerin en yoğun olduğu harman vakti hastalanan küçücük bebeğini 50 kilometre uzaktaki kente doktora götürmektedir. Henüz başında olduğu bu uzun yolu sırtında heybesi ve ateşler içinde yanan bebekle yaya olarak kat edecektir. Yolun yarısındayken öykü biter. Öyküde tema, daha önceki çocukları ölen bir karı kocanın ellerindeki tek bebeklerini kurtarma çabaları ve duydukları kaygıdır.
Yöreye ait pek çok özellik kısa öyküde yer bulur. İşlerin yoğun olması nedeniyle kimseden at isteyemezler. Çünkü atlar dövene koşuludur. Üstelik hasta olan ergin biri değil bebektir. Bebek ölümleri kanıksanmıştır. Ayrıca bir tane daha doğurulabilir. Bir bebek için at istenmesi normal karşılanmayacaktır. Yine âdetler ve töreler öyküde kendini gösterir. Hasta çocuğu köy dışına kadar annesi çıkarır. Erkeğin herkesin önünde bebek taşıması alışılmış bir şey olmadığından utanırlar. Yolda giderken bir katırlı yolcu görür adam. Önce çocuğun taşınmasına yardımcı olup yükünü hafifletirler diye sevinir. Ancak gelenin bir tahtacı kadını olduğunu fark edince bir kayanın arkasına saklanır ve bebeğe de sus, “El karısı görmesin sırtı çocuklu bir erkek!” der. Böyle geri inanış ve adetler ne yazık ki bireyi olumsuz etkilemektedir. Baba köy içinde olduğu gibi dağ başında da sırtında çocukla görülmek istemez.
İkinci öyküsü “Deli Hatice”de seferberlik ilan edilmesi üzerine üç oğlunu askere gönderen ve bir daha onlardan haber alamayan Hatice’nin kiraz ağacı altında yaktığı ağıtla iç dökmesi anlatılır. Bu ağaç ölen oğullarından Nezir’le yaşıttır. Oğullarıyla birlikte ağaç büyür. Kırk beş yıl geçmiş, giden oğullar dönmemiştir. Bu acı içinde akli dengesini yitiren ve adı deliye çıkan anne Hatice azık hazırlayıp sık sık kirazın altına gelir. Orada kirazla söyleşir. Bu söyleşme, bu ağıt sırasında oğullarının gidişini ve dönmeyişini anlatır. Bu öykünün Toroslar’da geçtiğini belirten tek cümle şudur: “Şu Toros’un inlerinde ateşinin külleri yatar.”(AM, s.18) Bunun dışında mekânı belli edecek bir yer adı geçmez. O da olmasaydı bitki örtüsü, dağlar, sözü edilen kervanlar ve çan sesleri aracılığıyla Toroslar olduğu savlanabilirdi. Yine annenin ya da insanın ağaçla konuşması onun yaşamında ağacın yerini gösteriyor. Ağaç, doğayla iç içe yaşayan, onu eken, büyüten, koruyan, ölçülü olarak gereksinmesini ondan karşılayan insan için önemlidir. Onun değerini en iyi Yörükler bilir. O nedenle Yörük kadını bazen bir sedir ağacıyla bazen örnekte olduğu gibi bir kirazla konuşur, dertleşir[1].
Osman Şahin’in “ana”sına adadığı “Zala Kadın” adlı bir öyküsü var. Bunun da Toroslarda bir köyde geçmesi olağan. Çünkü annesi Toroslu bir kadın. Öykü kavuşamayan iki âşığı anlatır. Kadın başkasıyla evlendirilmiş, âşığı Kerim ona küsmüş ve yıllarca kaçmıştır. Kerim, şimdi ölüm döşeğindedir. Zala onu ziyarete gelir; sevgisini belirtip neden evlenemediklerini anlatır. Kerim obanın devecisidir. Zala’nın babası kızı bir deveciye değil, zengin ve yaşlı bir adama verir. Kız, Kerim’le kaçmak için sözleştikleri yere giderken evlendirildiği kişi tarafından kaçırılır. Çünkü annesi kızın nereye gittiğini kocasına söylemiştir. Burada kız kaçırma ve sahiplenme töreye uygun, kadının eski sevdiğini ziyaret etmesi ise aykırıdır. Kadın bu ziyareti helallik almak için yapar. İleri yaşta olmasına rağmen çekineceği bir şey yoktur denilemez. Eve çok dikkatli gelir. “Kapıya yanaştı. Görünmekten çekiniyordu. Usul usul baktı gerisine. Kuşkusu dağılınca girip kayboldu araladığı kapıdan.” (AM, 51) Çekincesi şu sözlerde karşılığını bulur:
“Kaç gündür kulağım çalar, duyardım ağır hasta olduğunu ve ağacına ölüm kuşuyun konduğunu, dedi ağlayarak. Duyardım duymasına ya, bir fırsat bulup da gelemedim
helâlliğine işte, gelemedim.Yönümün sana yorgun oluşundan değil, bir gören olur, görenin fesadı olur…” (AM,s.53)
Kadın bu yaşında çekinip sakınmaktadır. Kadının bugünkü yaşamı hakkında bir bilgi verilmez. Kocası yaşıyor mu, ailesi ne durumdadır bilinmiyor. Bu nedenle geçerli bir yorum yapamıyoruz. Kocası yaşıyorsa bu endişeleri elbette haklıdır. Türk toplumunda ölüm döşeğindeki bir buluşma bile kaldırılamaz. Kadın kocası Yörükoğlu tarafından kaçırılmasıyla ilgili bizi tesbihlemişler diyor[1].
“Selam Ateşleri” öyküsü bir aşk, isyan ve ölümsüzlük destanıdır. Bu destan bir Toros oba beyinin gelini Simber’in nalbant Bercis’e olan aşkıdır. Bu aşkın sonu bir mağaranın önüne kazılan mezardır. Bu mezar Bercis’le Simber’in yasak aşkının cezası ve anıtıdır. Bu anıt, aşkı uğruna obaya isyan eden Simber’e aittir. Bugün, töreler gereği Simber’i öldüren insanların adı anılmazken Simber’in mezarının bulunduğu mağara selam ateşlerinin yakıldığı yer olmuştur. Bu ateşler aşk adına, yiğit bir kadın adına yakılmaktadır. Bu öyküde önce mağara ve onun insanda uyandırdığı etki anlatılır.
“Ne zaman dönsem baksam, çığlığı derin oyulmuş ağzının tavanında donmuş kalmış o mağara karşımda. Gözlerimi yumsam, gece yatağıma çekilsem de, gelmiş geçmiş bir zamanevi gibi duran o dev mağara, derin, oyucu bakışlarıyla gelir, değişik insanlarla ilgili anılar, davranışlar, çığlıklar anlatır, duyumsatır. Sesler belirir içimde, sözler, çağrışımlar belirir. Ve giderek yaşamımın her anına uymasını bilir o. Bazen, kışları yorucu bir yolculuktan sonra özlemi çekilen sıcacık bir ocak başına varışın tatlı düşlerini anımsatır, bazen de bir insan gibi acı çekip inleyerek, yabansı, uzak, belirsiz inilti sesleriyle büyüler beni.” (SA,s.5)
Bu etkiyi duyan öncelikle yazarın kendisidir. Osman Şahin, Toroslarda bulunmayı, gezmeyi sever. Çocukken orada büyüdüğü için bunu yapmıştır. Şimdi ise uzakta yaşamakta ve o coğrafyaya özlem duymaktadır. Mağaralar onun gönül telini titretir ve öykülerini orada arar. Öykülerinin mekânı olarak mağarayı anlatır. “Selam Ateşleri”nin iki sayfası mağaraya ayrılmıştır. Heyecan uyandıran bir anlatım ve betimleme vardır.
“Bazı sabahlar güneşin ışıkları ile tutuşup yanan bulut parçacıkları, ipekleşerek, parlarlar orada. Bazen de, kendini yağmura hazırlayan kara, sıkıntılı bulutlar, gökyüzünün geniş karnına derin kuyular örneği açarlar. Ardından uğursuz bir koyulukta yoğunlaşarak, çatlamaya başlarlar mağaranın önünde. Ateş kızıllığında çılgın gök şimşekleri çaktırarak yakıcı gürlemeleri ile mağara derinliklerinde yansırlar. Ardından iri damlalı, kamçı gibi keskin, vurucu bir yağmur kükreyip düşmeye başlar ki, bol şarlayanlı sel suları önlerine geleni burgu gibi delerek suya çamura boğarlar dereleri.
…
Bunaltıcı öğlen sıcaklarında kelebeklerle dolar taşar ortalık. Arılar, böcekler, kelebekler orman çiçeklerinden alır renklerini. Bazen dağların teri, soluğuymuşlar gibi ipince tülden bir sis örter mağaranın önünü. Çıkan akşam rüzgârları üfleyerek sürer götürürler o mavi yalnızlıkların sisini. Güneşin tutuşturduğu akşam ufuklarında ise ipince bulut erimeleri, bulut yanmaları olur. Derken ay doğar ve müthiş güzellikteki ışıklarını dökmeye başlar. Böylesi anlarda, gece yıldızlarına bakan ürkünç, loş ağzının izleği doyulmaz olur mağaranın.” (SA,s.6)
Bu mükemmel, görkemli betimlemeyle sunulan mağarada bir destan bir trajedi yaşanmıştır. Simber atını nallamak için Bercis’in önüne gelir. Bercis yumurtaya nal çakacak kadar mahir ve ünlü bir nalbanttır. Ama Simber’i görünce çarpılır ve çekici eline vurur. Atı nallamak istemez. Simber direnir. Atı nallayan Bercis, atın toynağına bir aşk çentiği koyar. Aradan bir zaman geçtikten sonra at başkası tarafından Bercis’e getirilir. Toynakta bir cevap çentiği vardır. Gezgin nalbant Bercis, Simber’in obasının bulunduğu yere gelir ve oradaki atları nallar. Bir gün Bercis ve Simber kaçarlar. Mağaralarda saklanırlar. Elbette töreler aşkı dinlemeyecektir. Koskoca oba beyinin gelininin böyle bir ihaneti hoş görülemez. Artlarına düşer, direnen Bercis’i yakalayıp taş ve sopalarla öldürürler. Simber ise sedir ağacına bağlanır ve tövbe etmesi istenir. Herkes döver, söver, sayar, aşağılar. Simber direnir, tövbe etmez. Simber’i mağaraya götürüp kapısındaki çalının dalına bağladıkları ipi boynuna geçirirler. Altına da kıştan kalan karları yığıp giderler. Simber ya kendini ipe teslim edecek ya bekleyecektir. Bekler. Karlar güneşle birlikte eriyince Simber’in idamı gerçekleşir. Büyük aşk, trajedi; bu aşkın yıllar yılı yankılanan öyküsü ve Simber’in mağara önünde anıtlaşan mezarı. Görüldüğü gibi her şey doğanın içinde, doğanın koşullarına uygun olarak gerçekleşir. Törelere karşı çıkmanın güçlüğü de görülür. Simber töreye karşı çıkar, tövbe de etmez. Cezasının bir kısmı oba önünde oba tarafından toplu olarak ikinci ve son kısmı ise karanlıkta, sessizce, bir mağarada verilir: Ölüm.
Simber ile Bercis’in aşkı, öyküsü ve anlatımıyla bir destan özelliğindedir. Elbette destan geçmişi çağrıştırır. Geçmiş yakın ve uzak olarak iki bölüktür. “Selam Ateşleri” öyküsü yakın geçmişi ele alır. Osman Şahin bazı öykülerinde uzak geçmişe de yönelir. Son kitabına ad olan “Sonuncu İz” öyküsünde yine Toroslar ve Yörüklerin uzak geçmişine gider. Yine destansı bir aşk öyküsünü işler. Bir kadın uğruna iki çobanın mücadelesini ele alır. Bu öykü günden geçmişe gider. Anlatıcı, Bolkar dağlarına tırmanmaktadır. Yükseğe çıkınca pilli radyosu da çekmez olmuş, dünyayla ilişkisi kesilmiştir. Son insan, son kuşu gördüğünden bu yana iki gün geçmiştir. Doğanın içinde, doğanın zamanını yaşayarak yürümekte ve insana ait son izleri, sonuncu izleri aramaktadır. Bolkarlara tırmanır. Kaya çölü, Yörük mezarlığı, küçük bir göl ve buzul şelalelerini geçip Bolkarlara seslenirken aradığı izleri görür. Öykünün buraya kadar olan kısmı doğaya özellikle dağlara övgüdür. Yalnızca betimlemeden yansıyan bir peyzaj vardır. Olay ise gördüğü izlerde, yani üst üste dizilmiş, yosunlu, yassı taş yığınlarındadır. Taşların üzerlerinde anlam veremediği şekiller ve harfler, arasında ise at kılları vardır.Yörüklük bilincinden gelen bir duyarlıkla âdeta transa geçer ve iki Türkmen obası görür: Bir gölün iki yakasında ak ve mavi çadırlar, otlayan koyun, gezinen at, eşek ve süslü develer, üç etekli, alınları paralı kızlar, yün eğiren, tahıl döven kadınlar vardır.
Kızların içinde Borul kız güzelliğiyle herkese ıslık çaldırmaktadır. Mavi çadırlı obadan mavi giysili bir çoban Borul kıza yaklaşır, onu beğendiğini söyler ve kendisiyle gelmesini ister. Sözlü olduğunu söyleyen kız kaçmaya başlar, çoban izler. Ak çadırlı obadan ak giysili bir çoban gelerek, ona “Sözlüme sataşarak şerefimle oynadın kaç canını kurtar” der. İki çoban önce at üstünde sonra yerde vuruşurlar ve ak giysili mavi giysiliyi altına alıp kolunu kırar. Yendim diye bağırır. Bıçağıyla rakibinin atının kuyruğunu kestikten sonra kendi atına atlar, giderken bir de kara kuzu kapıp tepeye çıkar. Kara kuzuyu kurban eder. Taşları yığıp at kıllarını arasına sıkıştırır. Obaya “Çobanınızı yendim. Yengim bu taşlar kadar kalıcı ve sağlam olsun. Zaman size olan yengimi unutmasın.” (Sİ,s.22) diye seslenerek yığından atına atlayıp gider. Obanın bu olanlara tepkisi şudur:
“Bunlar olup biterken, Mavi Çadırlı obanın insanlarında hiçbir tepki olmadı. Ne ses, ne bir hareket…Tepeye taş yığan, yığdıktan sonra kendilerine doğru haykıran Ak Çoban’a bakmakla yetindiler yalnızca. Yenen insana kem gözle bakmak, kem söz söylemek, yengi için yığılan taşlara el sürmek, bozup dağıtmak mertlik anlayışlarına aykırıydı. İki oba için geçerli bir töreydi bu. Yığınlar tepede durdukça yenilgilerini anımsayacaklar, hırslanacaklardı.” (Sİ,s.22)
Yenilen oba bir gün kendi çobanlarının galip geleceğini ve kendilerinin de tepede bir yığını olacağına inanırlar. Bu mücadele Yörük yaşamının tuzu biberi ve övüncüdür.
Osman Şahin’in öykülerinde geçmişteki yiğitlik, aşk destanları yanında daha yakın zamana ait olay ve durumlar da işlenir. “Kayalara Vurmuş Suretin” adlı öyküde olay en yakın döneme ilişkindir. Bu öyküde yine dağlar, tarih ve bugün vardır. Dağlar bu kez bir çocuğun sığınağı olur. Toroslar sadece günümüz insanına ev sahipliği yapmamıştır. Bu yörede pek çok uygarlık gelip geçmiş, izlerini bırakmıştır. Bu izler bazen bir köprü, bir ibadethane; bazen bir antik kent, kaya mezarları ve kayalara işlenen kabartmalar, heykeller olarak karşımıza çıkar.
Öykünün kahramanı Cafer, kayalara kazınmış kabartma kadınla ilgilenmekte, sık sık onun yanına gitmekte, gündüzünü orada geçirmekte bazen gece bile kalmak istemektedir. Çünkü bu kadını annesine benzetmektedir. Annesinin ölümünden sonra babası evlenmiştir. Eve gelen üvey anne ona kötü davranmaktadır. İşte bu yüzden Cafer gün ışır ışımaz kayalardaki annesine koşmaktadır.
Osman Şahin’in pek çok öyküsünde ölüm ve ölüm korkusu işlenir. Hatta Mahşer kitabı tamamıyla buna ayrılmıştır. Bu bir kitaplık öykü dizisinin tamamı dağda ve mağarada geçer. Kitaptaki ilk öykü “Issızlıkta İki Kişi” adını taşır. Karı koca olan bu kişiler bir düğüne gitmektedirler. Koca, düğünlerde köçeklik edip halkı eğlendirmekte böylece yaşamlarını sürdürmektedirler. Eskiden düğün sahipleri at gönderip köçeği aldırırlarmış. Bu işin töresi böyleymiş. Şimdi düğüne kendi kendilerine gitmelerini yaşlandığına bağlar adam. Dağlardan kestirme bir yoldan düğünün olacağı köye gitmeye çalışırlar. Ancak adam göğsünde bir ağrı duyar, ayakları vücudunu taşımaz olur. Tüm güçlerini kullanarak bir mağaraya sığınırlar. Ancak adam kalp krizi geçirir ve ölür. Kadın ölüsüne mi ağlasın, gece vakti dağın başında kaldığına mı? Büyük bir korkuya da kapılır. Çaresiz geceyi orada geçirecektir. Öykü kadının korkuyla uykuya dalmasıyla biter.
Huma adlı bu kadının serüveni ikinci öyküyle sürer. Bunun adı “Gecenin Sahipleri”dir. Toroslarda gecenin sahiplerinden biri eşkıyalardır. Dağlarda eşkıya çeteleri dolaşmaktadır. Bu öyküde Huma’nın eşkıyalarca fark edilmesi ve karşılıklı olarak birbirlerinden korkmaları anlatılır. Huma’nın korkması normaldir. Osman Şahin, Huma ağzından kaç tür eşkıya olduğunu aktarır.
“Acaba ne tür eşkıyaydılar? Yol kesen, soygun yapan, cana kıyan cinsinden mi? Kan davası yüzünden dağa çıkan eşkıya mı? Yoksa iz süren candarmanın önünden kaçan firari mahkûmlar mı? Hangisi?” (M, s.71)
Hele Bezciler adıyla tanınan çete, eşkıyalığın töresine dahi uymamaktadır. Eşkıyalar namusa dokunmazlarken, bu çete üyeleri kaçırdıkları kadın ve kızlara tecavüz etmekte, alemler düzenlemektedir.
“Dağlar her türlü belayı, soygunu kaldırırdı da, namusa el süreni kaldırmazdı. Eşkıya dediğin kadına bir kez el sürdü mü, yaşamazdı fazla. Bezciler bu yüzden düşmanı bol bir çeteydi. Herkes diş bilerdi onlara. Namuslarına el sürülen köylülerin, göçerlerin yanı sıra, ‘Eşkıyalığın şerefini beş paralık ettiniz,’ diyerek, peşlerine düşen eşkıyalar da amansız düşmanlarıydı onların.” (M, s.72)
İşte Huma bu çeteyle karşılaşmış olacağı için korkar. Eşkıyalar da korkar, çünkü bir kadının gece vakti mağarada yalnız olması doğal değildir. “Mutlaka bunun arkasında bir şey vardır” diye düşünürler. Huma bir zarara uğramamak için onlara öyküler anlatmayı planlar. Binbir Gece Masalları’nın Şehrazat’ıdır artık[2]. Huma onlara doğru konuşmaya başlar ve önce ölümden sonra “Kalo’nun Atı ile Ölü Ananın Oğlu Süldür”den söz eder. Eşkıyalar şaşırırlar. Çünkü onlar da Süldür’ü duymuşlardır. Huma’ya onu nereden bildiğini, görüp görmediğini sorarlar. Huma bir masalcı gibi aynı adı taşıyan öyküye başlar.
Süldür’ü doğururken annesi öldüğünden ona ölü ananın oğlu demişler ve bunun acımasız bir eşkıya olacağına kanaat getirmişlerdir. Bu yolda fetva verenler bile çıkmıştır. Gerçekten de Süldür acımasız bir katil olmuştur. Hatta bir cinayetten sonra Şeyh Kalo’nun neredeyse kutsallığına inanılan atına binerek kaçmıştır. Bir daha attan ve Süldür’den haber alınamamıştır. Huma’nın bu öyküsü eşkıyaları ve özellikle içlerinden birini çok etkiler. Çünkü o, Süldür’dür ve bu kadın öyküsünü eksiksiz anlatmıştır. Huma’dan çekinmeye başlarlar. Böyle gizemli, ve bilici bir kadına tecavüz etmekten çekinirler. İştahları kapanır. Huma adamların kendilerine gelmelerine izin vermeden yeni bir öyküye geçer. Birbirine bağlı iki öykü daha anlatır.
“Kara Torba” ve “Hoyran” adını taşıyan öykülerin kahramanı usta Demirci Amer’dir. Amer bir demirci olarak tanınır ve tanınmak ister. Ancak hiç kimsenin bilmediği başka bir işi daha vardır. O, Çukurova’nın Bozon köyünden geldikleri için Bozonlu diye anılan ağaların tetikçisidir. Ağanın adamları ara sıra bir kara torbayı Amer’in dükkânının kapısına atarlar. Amer, başına kara torba atılan ve öldürülmesi istenilen kişiyi öldürür. “Kara Torba”da Bozonlardan Muslu ağanın kızı Hilal ve Zeynel adında adam birbirlerini severler. Oysa Hilal amca oğluyla evlendirilecektir. Zeynel’i öldürme görevi Amer’e verilir ve Amer Zeynel’in
kafasını bedeninden ayırır. Bozon Ağalarının her dediği kanundur, kimse onların emri ve kanununa karşı gelemez.
İkinci öykü “Hoyran”da Bozon Ağaları, Hoyran için kara torba atarlar. Kim olduğunu bilmediği Hoyran’ı öldürmek için giden Amer, onun evinde kendi yaptığı aletleri bulur. Hoyran diye birine mal vermemiştir. Beklediği Hoyran evine yaklaştığında bunun arkadaşı Memetali olduğunu görür. Birlikte içki içip sohbet eder ve ayrılırlar. Amer görevi iade eder. Bozon Ağaları anlayışla karşılar gibi konuşurlar, ancak bu kez Amer için başka bir silahşorün önüne kara torba atarlar. Amer bunu anlayınca karısı ve çocuğuyla vedalaşıp dağa çıkar.
“Altın Dişli Keçiler”de Yörük delikanlısı çoban Kosak keçilerin dişlerinin sarı olduğunu ve parladığını görür. Merak edip dişlerini kazır ve tozları biriktirir. Kasabadaki sarraf, tozun ayarı düşük altın olduğunu ve satın alacağını söyler. Zenginlik hayalleri kuran Kosak sözlüsü olan Bulca kıza armağanlar alır. Kosak hem şakacı hem hayalcidir. Kıza define bulduğunu, zengin olacaklarını anlatır. Oysa elinde henüz bir şey yoktur. Bulca bu haberi amcası Veysi’ye söyler, onun aracılığıyla define bulduğu yayılır. Sarraf gelir, defineyi göster der. Şakacı Kosak onları epey dolaştırdıktan sonra şaka yaptığını söyler. İnandıramaz. Bir gün altın bulduğunu duyan üç eşkıya onu çevirir, altın tozu koyduğu tabakasını alır ve definenin yerini söyletmek için uğraşırlar. Öldüresiye dövdükten sonra bırakırlar.
Öykünün devamı Topal Kosak adıyla yeni bir öykü olarak gelir. Kosak baygın ve perişan hâlde bulunur. Uzun süre yattıktan sonra iyileşir. Ancak bir ayağı topal kalmıştır. Sözlüsü Bulca’dan hasta yattığı üç ay haber alamaz. Bulca zengin ve yaşlı bir dulla evlenmiştir. Kosak, başta eşkıyalar sonra sözlüsü olmak üzere herkese ve düştüğü duruma kinlenir. Sözlüsünden almış olduğu mendili evinin önünde parçaladıktan sonra dağa çıkıp eşkıya olur. Başka eşkıyalar da vardır. Bunlardan bir çete Kosak’ın halasına musallat olmuş ve rahatsız etmektedir. Kosak, ona yardıma gelir. Bu üç kişilik çete kendini topal bırakan eşkıyaların çetesidir. Kosak onları öldürüp tekrar dağa çıkar.
Huma’nın anlattıkları Topal Kosak’ın öyküsüyle biter. Huma, bir uykudan uyanmış gibidir. Etrafına bakındığında kimseyi göremez. Başarıya ulaşmış ve çete üyeleri Huma’nın anlattıklarından etkilenerek ona bir zarar vermeden mağarayı terk etmiştir. Huma şalını kocasına kefen yaptıktan sonra dışarı çıkar ve taşlarla mağaranın ağzını kapatarak ona bir mağara mezar yapar.
Osman Şahin, bu öyküde köçeklik olan mesleklerini icra etmek için düğüne giden karı kocayı anlatır. Kocası mağarada ölmüş, Huma acı içinde ne yapacağını düşünüp korkuya kapılmışken eşkıyalar gelmiştir. Kendini kurtarmak için onlara dört öykü anlatır. Bu öykülerde eşkıyalığın sebepleri de satır aralarında verilir. Bir kere dağla eşkıya birlikte anılırlar. Dağlardaki eşkıyalar Yörüklerin belası olur. Ancak bunlar yine Yörükler arasından çıkar. Osman Şahin eşkıyaların dağa çıkış nedeni üzerinde de durarak onları gruplar. Bunlar arasında candarmadan kaçan firari mahkumlar, kan davası yüzünden dağa çıkanlar vardır. İçlerinde soylu eşkıya cinsinden iyileri olduğu gibi yol kesen, cana kıyanlar da bulunur. En kötüleri olarak ise namusa el uzatanlar belirlenir. Ayrıca “Eşkıyalığın şerefini beş paralık ettiniz” (M, s.72) diyen soylu eşkıyalar da onların düşmanıdırlar. Osman Şahin bunları öykünün değişik yerlerine serpiştirmiştir.
Huma aracılığıyla ise eşkıyaları yola getirmeye, onların içlerindeki insani duyguları açığa çıkartmaya çalışır. Huma onları gördüğünde ne yapacağını düşünür. Birtakım seçenekler oluşturur.
“Ne yapmalıyım? Yoksa onların beni görmelerini beklemeden, burada olduğumu, yerimi haber mi versem onlara? Dağı tırmanırken yüreği dayanamadı, çatladı öldü kocam mı desem? Belki vicdanları acır da, dokunmazlar bana. Eşkıya da olsalar kökleri insan değil mi bunların? Ağır yas içindeki bir kadına, kocasının ölüsünün yanı başında tecavüz edecek kadar da alçalıp çürümedi ya bunlar? Yüreklerinin bir yanında azıcık insaf kalmıştır herhalde? Yoksa kalmadı mı?” (M, s.73)
Sonra öyküler anlatarak, örnek düşürerek içlerindeki insanı ve vicdanlarını çıkartmayı amaçlar. Bu yüzden hep eşkıya öyküleri anlatır. Bu öykülerde, eşkıyanın yaptığı yanlarına kalmaz. Namusa el uzatmanın aşağılık bir durum olduğu vurgulanır. “Hoyran”da olduğu gibi bir gün sıra kendilerine de gelecektir.Yörük töresinde eşkıya olarak anılmaktansa bir demirci, bir sanatkâr olarak anılmak daha doğru ve hayırlıdır. Huma amacına ulaşmış, eşkıyalar iz bırakmadan Huma’nın yanından ayrılmışlardır. Bir başka uzun eşkıya öyküsünde de eşkıya olan kahraman tövbekâr olmuş ve başka bir kimliğe bürünerek yaşamayı seçmiştir. Osman Şahin eşkıyalığın çıkar yol olmadığını böylelikle ortaya koymuştur.
Kırlık ve dağlık alanda güç koşullarda, doğaya daha yakın bir biçimde yaşayan, eğitimsiz insanlar mistik güçlere ve bu güçleri elinde tutuğuna inandıkları kişilere bağlanır, onları yol gösterici olarak görürler. Doğayla iç içe yaşayan Yörükler de kendi hoca, şeyh, bakıcı, bilicilerini yaratmışlardır. “Çatal Islık” öyküsünde gözleri kör bir bakıcı, bilici ile karşılaşırız. Açık olan gönül gözüyle akıl ya da beden sağlığı bozuk olanlara, çocuğunu, koyununu yitirenlere hatta cinsel sorunları olanlara yardım eden Çatal Islık’tır. Yörükler onun yanılmayacağına inanırlar. Göçerler arasında ünü yaygındır. Hastalar, dertliler onun ardıç ağaçları, türlü otlarla çevrili kale yıkıntısı içindeki mekânında kaya diplerinde, ağaç altında bekleşirler. Çatal Islık onları dinler ve yapacaklarını söyler. Çatal Islık kimseye zarar verecek bir çare önermez. Gerçekten bilge özelliği taşıyan bu mistik kişiye Osman Şahin öykünün sonunda “Dünya haksızlıktan yoruldu.” dedirtecektir.
“Değişim” öyküsünde ise Konya’nın Hadımlı ilçesinden geldiği için Hadımlı Hoca adıyla anılan kör bir hoca ile Yörüklerin ilişkisi anlatılır. Hadımlı Hoca bir yatırın içinde kalmaktadır. Köyün gençlerine dini bilgiler verir. Çok saygındır. Askere gidenler yaylaya çıkacak Yörükler ona uğramadan edemezler.
“ Baharları Toroslar’a göç eden aşiretler, göçerler yatıra uğrayarak Hadımlı’nın hayır duasını alırlar, öyle giderlerdi yaylalarına. Yatıra uğramadan giderlerse, sürülerinin ağızları bağlanır, sütleri kesilir, ‘keş nazar’a, nazarların en büyüğüne uğrarlardı. Develeri, atları, eşekleri, koyunları, keçileriyle Hadımlı’nın yağlı kamıştan upuzun, ucu eğri asasının altından geçerek, kutsanırlardı sözde. Sonra da adaklar sunup kurbanlar keserek, Hadımlı’nın göçerleri koruyacağına, otları yeşerteceğine olan inançlarını tekrarlarlardı.” (ABM,s.68)
Görüldüğü gibi Yörükler bilgelerini, şeyhlerini de yaratıyorlar. Ancak her iki öyküde de bu kişiler olumlu tutum gösterirler. Özellikle başkasının malına el uzatmayı ve hayvan olsun insan olsun cana kıymayı ayıplarlar, yasaklarlar. “Değişim” adlı öyküde Yörük yaşamı ve kültürü çok canlı olarak yansıtılır.
Osman Şahin’in öykülerinde eşkıyalar dışında da hata ve kötülük yapanlara rastlanır. “Güvercin Artık Dönmeyecek”te Meço’nun cinsel açlık nedeniyle yoldan çıkıp küçük kıza tecavüzü ve onu öldürmesi işlenir. Köylüler onun suçlu olduğunu anlar, nefretlerini yüzüne haykırır ve şiddetle döverek bir ön ceza verirler.
Osman Şahin, değerlendirdiğimiz öykülerinin dışında da Torosları geniş, görkemli, renkli olarak anlatmış bir sanatçıdır. Bir bildirinin sınırları bu öykülerin birkaç cümleyle bile ele alınabilmesine olanak vermemektedir. Onun Torosları ve Yörükleri anlatan öykülerine “Arkadaş”, “Ay Bazen Mavidir” , “Bayan Ali”, “Gömücüler”, “Kilimdeki Kadın”, “Kötüş Hasan”, “Obruk Bekçisi”, “Şifreli Öter Keklikler” , “Tomruk” öykülerini de eklemek gerekir. Osman Şahin hapishanede geçen öykülerinde bile Yörükleri unutmaz. O siyasi mahkûmları anlatmakla birlikte hapiste bir arada kalınan Yörüklere de yer verir.
“Demirdeki Damar” öyküsünde de yine bir demirciyi anlatır. Bu öykü “Selam Ateşleri” öyküsünün bir varyasyonu özelliğindedir. Her iki öyküdeki kadın kahraman Simber, evliyken bir başkasını sever. Birinde törelere uyularak ölüm cezasına çarptırılır. İkincisinde ölüm yoktur. Âşığına yakın ama ayrı yaşar. Aralarındaki bir kerelik ilişki sonucu bir çocukları olmuştur.
Osman Şahin’in öykülerinde olaylar iki ana bölgede geçer. Güneydoğu ve Akdeniz (Çukurova-Toroslar). Bu iki bölgeyi seçmesinin nedeni öncelikle buraları tanımasıdır. O, Aslanköy adını taşıyan bir Toros köyünde doğmuş ve çocukluğunu orada geçirmiştir. O eşsiz doğa, uzun tarih ve büyük uygarlıkların yurdunda yaşamış, orayı sevmiş ve anlatmıştır. İlk öykü kitabından son öykü kitabına mekânı Toroslar, insanı Yörükler olmuştur. Mahşer’in tüm öyküleri Toroslar’da geçer. Son kitabı Sonuncu İz’de iki ana bölgesi arasında eşit sayılacak bir dağılım vardır.
Torosları konu alan öykülerinde elbette bu yöreye ilişkin yaşam ve kültür canlı biçimde yer alır. Ancak Osman Şahin’in asıl amacı bireyi anlatmaktır. O yöre ve kültür içinde insanın duygu dünyasını, daha çok çıkmazlarını, dramını ele alır. Bunun yanında kimi öykülerde coğrafyanın etkisi, topraksızlık, işsizlikten kaynaklanan sorunlar ele alınır. Bu öykülerde de insan asıl yerinden koptuğu için sıkıntıya düşer. “Tomruk”ta asıl işi odun taşımak olmayan bir göçerin geçim darlığına düşmesi nedeniyle bilmediği bir işe girmesi ve canını zor kurtarması işlenir.
Osman Şahin’in öykülerinde insanlar bulundukları yerden şikâyetçi değillerdir. Büyük bir geçim sıkıntısı görülmez. Çalışır, kazanır ve bir köşeye biraz para bile koyarlar. Yörenin insanının kanaatkâr olduğu gözlenir. Aynı adı taşıyan öyküde klarnetçi kendi derdine düştüğü için düğünlere gidemez, ama bu geçim darlığı olarak öyküye yansımaz. Mahşer’de düğünlerde köçeklik yapan bir başka kahraman, eski itibarlarının kalmadığını söyler, ancak işini yapar ve “öldüm bittim” diye yakınmaz.
Osman Şahin’in öykülerinde doğa önemli bir mekândır. İnsanı ferahlatır, mutlu eder. Osman Şahin, bu nedenle öykülerinde sık sık Toroslar’a ve çocukluğuna döner, çocukluğunu arar. Bazı öykülerinde kişi olarak kendini görürüz. “Gölgemin Gölgesi”nde Toroslar’da yurt yerini arayan Osman Şahin’dir. Toroslar’da yaptığı arayış yolculuğunda bir anda gerçeği yitirir, daldığı düş dünyasında köyünü babasının kahve cezvesini bulur. “Sonuncu İz” öyküsünde de Bolkarlarda yürüyen biri vardır. Bu kişi dağların doruğuna yürürken bir zaman kırılması ve kaymasına uğrayarak geçmişe gider. Âdeta destansı bir zamandır. Anlattığı aşk hikâyesi ve çobanlar destan devrinden kalmıştır. Osman Şahin öykülerinde tarih belirtilmez. Doğanın zamanı işler. Yakın dönem de, uzak destansı dönem de vardır. Osman Şahin göçer yaşamının artık sona erdiğini görür. Bu yüzden bu coğrafyada bireysel geçmişini arar.
Osman Şahin’in en önemli mekânı doğa idi. Çünkü Yörükler açık alanda, yayla ve dağlarda, dağlardaki ormanlarda yaşamlarını sürdürürler. Onların geçimleri hayvancılık ve ona bağlı üretilen ürünlerden sağlanır. Develerle daha çok yüklerini taşırlar. Esas geçim araçları ise koyun, keçi sürüleridir. Ot açısından zengin meraları bulup orada kıl çadırlarını kurarlar. Sütlerini yağa, peynire dönüştürürler. Doğadan topladıkları ot ve bitkilerle de bez, kilim ve giysilik dokurlar. Elbette yakacaklarını da yanlarında bulurlar. Yaşam alanlarını koruyan Yörükler dikkatlidirler. Onların yaktıkları ateşten yangın çıkmaz. Suya, ağaca saygı duyar, suyu kirletmez ve ağacı yok etmezler.
Yörüklerin açık alandaki bir başka mekânları mağaralardır. Doğa bu olanağı sağlamıştır onlara. Mağaralar onlar için bir sığınaktır. Bir çoban, sürüsünü otlatırken şiddetli yağmura, ceviz büyüklüğündeki dolu sağanağına tutulduğunda mağaraya sığınır. Bir avcı, kuşların peşinde dolaşıp doğanın güzelliğini yaşarken yağmurda karda mağarada konaklar. Orada açlığına çare olacak kuş ve tavşanı bulabilir. Birbirine âşık olan gençler kaçtıklarında mağarada gizlenir, orada karı koca olurlar. Töreler ve aileler önce biraz kızsalar da durumu kabullenirler. Kaçanlardan biri evliyse o zaman uygun görülmez. Töreler gereği cezalandırma yoluna gidilir. Bu kez mağaralar cezanın infaz edildiği yer olur. Bu aşkların bir kısmı destanlaştığından o mağara bir anıt hâline de dönüşebilir. Dağların ve mağaraların bir başka sahibi ya da konuğu eşkıyalardır. Çeşitli nedenlerle dağa çıkanlara Yörük yaşamında zaman zaman rastlanır. Bu eşkıyaların da saklandığı yer yine mağaradır.
Mağaraların bir başka işlevi de depoluk yapmalarıdır. Her köyün, her obanın bir obruğu olur, orada peynirlerini saklarlar. Görüldüğü gibi her şey doğanın sunduğu ortam ve olanaklarla yapılıyor. Yaşam buna bağlı olarak biçimlendiriliyor. Elbette Osman Şahin’in öykülerinde köyde yerleşik olanlar da var. Onlar da dağ ile orman ile ilişkilerini kesmez, kesemezler. Köyler arasındaki ulaşım yine dağ geçitleriyle olur. İster yerleşik, ister yarı yerleşik olsun her Yörüğün yolu yaylaya, dağa düşer. Orda yaşarlar orda ölür orda doğaya karışırlar. Ölümü de doğal bir durum olarak görür, başlarına taş bile dikmezler. Onlara göre mezarın çabuk yiteni iyidir.
Yörük yaşamı ve kültürü de Osman Şahin’in öykülerinde yansır. Yörük yaşamının önemli yanı göçerliktir. Çizdiği oba tasvirlerinde bu görülür. Çadırlar, koyun, kuzu, at ve deve, süt sağan, peynir yapan yün eğiren kadınlar ve kızlar bu tasvirin içinde yer alır. Kızlar sadece iş yapmaz; giyinip süslenirler. Kız kaçırma Yörüklerde de karşılaşılan bir durumdur. Arkası evlilikle biter. Elbette buna engel bir durumun olmaması gerekir. Bekar kız kaçırılır. Evli kadının kaçırılması ya da evli kadının âşık olup sevdiğiyle kaçması da töreye aykırıdır. Cezası köylü ve ailece verilir.
Yörük yaşamı mesleklerde de kendini belli eder. Çiftçilik, bilhassa bağ bahçe işi öne çıkar. Gezici zanaat erbapları dikkati çeker. Nalbantlar yaylada, obaların bulunduğu yere giderek mesleklerini icra ederler. Demircilik de önemli bir meslektir. Yörüklerin gereksinimi olan araç ve gereci üretirler. Düğünlerde klarnet çalan ve köçeklik yapan kahramanlar vardır. En önemli iş ise çobanlıktır. Yörük gençlerinin dayanıklı ve güçlü olanları mutlaka çobanlık yaparlar. Belirlediğimiz bu meslek ve işleri yapanlar erkeklerdir. Elbette Yörük kadınları ve kızları boş durmaz, çalışmaya katılırlar. Kadınların işleri bahçede ve evdedir. Koyunlarını sağıp sütü peynir ve yoğurda dönüştürürler. Dokuma da onların yaptığı işler arasındadır. Okuduğum öykülerinde rastlamadım ama Son Yörük kitabında kız çobanlardan da söz eder. Kız çobanın sevdiği biri varsa ve dilerse sırtındaki su geçirmeyen Yörük keçesi üzerinde sevişebileceğini söyler.
Toroslar ve Yörükleri ele aldığımız bu bildiriyle Osman Şahin’in öykülerinde Yörük yaşamı ve kültürünün canlı bir biçimde yer aldığını göstermeye çalıştık. Edebî yapıtlar kendilerini gerçekleştirmeyi amaçlarlar. Sosyolojik bir belge değillerdir. Ancak edebi yapıtlardan yöre insanı, kültürü ve coğrafyası hakkında veriler ve izlenimler elde edilebilir. Bu anlamda Osman Şahin’in öyküleri zengin bir malzeme sunmaktadır. Yörüklerin yerleşik yaşama geçmeleri ile bu zengin kültür ve yaşayış biçimi belki de yok olacaktır. Başlangıçta zorla iskân edilen, buna karşı direnen Yörükler, bugün ekonomik, sosyal ve coğrafi nedenlerle yaylalardan kendiliklerinden iniyorlar[1]. Osman Şahin, son öykü kitabı Sonuncu İz’de Toroslar’da geçen çocukluğunu özleyip, çocukluk günlerinin izlerini arıyordu. Onun öyküleri de Yörüklerin yaşamından tarihe bırakılan son izler olabilir.
[1] Osman Şahin, günümüzde Yörük yaşamının sona doğru gittiğini düşünmektedir. Bunun nedenlerini Son Yörük adlı kitabında anlatır. Aslında Osman Şahin’in öykülerini daha bütüncül olarak değerlendirmek için Son Yörük kitabıyla birlikte okumak yararlı olacaktır. Bu kitapta öykülerindeki kimi olay ve durumlarla ilgili ipuçları bulmak mümkün.
[1] İlginç bir söz. Derleme Sözlüğü ile Gülseren Tor’un hazırladığı Mersin Ağzı Sözlüğü (İstanbul 2004) nde yok. Durumumuzu haber vermişler, belki ispiyonlamışlar anlamında. Yörüklerin kendilerine özgü bir dilleri de var. Bu dilde de yaşamları ve yörenin etkisi bulunur. Bu, söz varlığını zenginleştirir. Yer yer ortak şifreli sözcükler de yaratırlar. Candarmaya boz deve, memura Necati Bey demekleri gibi. Osman Şahin, onların Yunus Emre Türkçesi kullandıklarını söyler. Yarı gölgelik yere künelge yer, kafaları karışınca çevirgelim şaşırdı derler. Dağın ucuna doruk, küçüğüne tepe, tepenin küçüğüne topuk, topuğun küçüğüne tümsek, düzlüğe dölek yer demeleri yaşama alanlarıyla diller arasındaki bağı ve zenginliği gösterir. bkz. Osman Şahin, Son Yörük, s.53.
[2] İran hükümdarı Şehriyar karısının kendisini aldattığını öğrenince tüm kadınlardan nefret eder. Her gece yeni bir kızla evlenir ve onu gün doğarken öldürür. Sıra başvezirin kızı Şehrazat’a gelir. Zeki ve akıllı Şehrazat hem canını hem tüm kadınları kurtarmak için bir yol bulur. Her gece bir masala başlar ve gün doğarken masalı en heyecanlı yerinde keser. Hükümdar masalın sonunu merak ettiğinden onu öldürtemez. Şehrazat bu işi 1001 gece sürdürmeyi başarır. Bunun üzerine hükümdar karısına güvenir, bağlanır ve onunla evlenir.
[1] Göçebe topluluklar doğada yaşam bulurlar. Geçimleri hayvancılıktır. Hayvanlarının peşinden gider, yer değiştirip yeni yurtlar edinirler. Doğanın her ögesi, dağ, orman, nehir, yayla, ağaç onlar için önemlidir. Bu nedenle eski göçebe Türk toplumlarında ağaç ve su kültleri oluşmuştur. Ağaç ve su konusunda Osman Şahin şunları söyler: “Yaşlı kadınlar içlerini dökmek, dertlenmek, bazen kendilerine kötülüğü dokunan birilerine ilenmek için, en yakın, en yüksek dağın üstüne, ‘Dağ duası’ yapmaya çıkarlar. Dağ, tepe yoksa, yüksekçe bir ulu ağaç dibine gider, içlerini döker, rahatlarlar. O tür ağaçlara, ‘Allah Ağacı’ derler.” (s.55)
“ En çok da büyük akarsulara, nehirlere saygı gösterirlerdi. Kız kaçırma, yaralama, düşmanlık, cinayet gibi ağır suç işleyenler, eğer bir yolunu bulup da üç nehir öteye kaçabilirlerse suçları bağışlanmış olurdu bu yüzden .” (s.18)
[1] Yer adları belki bu yöreyi çok yakından tanıyanlar için bir şey ifade edebilir. Ancak genel okuyucu için Yukarı Kır’ın fazla bir belirleyiciliği yoktur. Bu öyküde Şaymana dağları geçiyor. Nerede olduğunu bilmediğim bu dağ hakkında bilgi aradım ve bulmakta çok zorlandım.
[1] Çukurova geniş alanı kapsamakta ve işaret etmektedir. Osmaniye’den Silifke’ye kadar uzandığını kabul edenler bulunmaktadır. Sınırın Silifke’ye kadar uzatılması abartılı kabul edilebilir; ancak ovalık kısmın Erdemli’ye kadar uzandığı muhakkaktır. Çukurova’nın ova olan kısmı doğuda, dağ olan kısmı batıdadır. Adana, Osmaniye, Erzin ovayken, Mersin, Silifke, Mut dağlık kısımları oluşturur. Osman Şahin Çukurova’nın dağ olan yüzünü anlatır. Dolayısıyla bu bildiride Çukurova denilince Mersin’in batısında kalan kısmı ile denize yaklaşan kısmı akla gelmelidir. Kuzeye çıkıldığında ise Bolkarlar’a ulaşılır. Osman Şahin’in asıl mekânı burasıdır. Çukurova’nın sınırları konusunda şu kaynağa bakılabilir: Adana Köprü Başı, YKY, İstanbul, 2000, s.25,71,72.
Kısaltmalar:
ABM: Ay Bazen Mavidir
AM: Acenta Mirza
M: Mahşer
Sİ: Sonuncu İz
Şahin, Osman, (1999), Ay Bazen Mavidir, Bütün Öyküleri II, İstanbul, Cumhuriyet.
----------------, (1982), Acenta Mirza, İstanbul, Cem Yayınevi.
----------------, (1998), Mahşer, 2.b., İstanbul, Can Yayınları.
----------------, (2007), Sonuncu İz, İstanbul, Can Yayınları.
----------------, (2002), Son Yörük, 3.b., İstanbul, Berfin Yayınları.
[1] Osman Şahin, günümüzde Yörük yaşamının sona doğru gittiğini düşünmektedir. Bunun nedenlerini Son Yörük adlı kitabında anlatır. Aslında Osman Şahin’in öykülerini daha bütüncül olarak değerlendirmek için Son Yörük kitabıyla birlikte okumak yararlı olacaktır. Bu kitapta öykülerindeki kimi olay ve durumlarla ilgili ipuçları bulmak mümkün.

Asurların, “Gümüş dağları”, Romalıların, “Tarsus” adını verdikleri Toroslar, tek bir dağın, tepenin adı değildir. Olamaz da. Sayısız dağların, nehirlerin, kalın kar eskileriyle beslenen buzul göllerin, derin geçitlerin, boğazların, bin türlü otun, çalının, ağacın, ormanın boy attığı yaylalar ile antik ruhların gizlice çığlıklar attığı kocaman bir ülkenin adıdır. Türlü renklerde kuşların, geyiklerin, dağ keçilerinin, yün denizine dönüşen koyun sürülerinin yanı sıra, değişik kültürlerle inançların yurdudur da. Ne yöne bakılırsa bakılsın, baharla kış, esli ile yeni iç içedir orada. Bir yandan sayısız kent kalıntıları ve kaleleriyle antik bir dünyayı solur yaşarken, öte yandan geniş ağızlı dozer bıçaklarının yeni yollar açtığını, hisar gibi yüksek, ulu, sert kayalıkların bağrına delici aygıtlarla durmadan hava ve güç sıktıklarını görür, duyar insan.
Torosların gökyüzüne sokulan en üst sınırı, Pozantı arkasında ortaya çıkar. Gökyüzün kuzey ufkuna doğru bir şahin gagası gibi yükselir, 3583 metreye ulaşarak, “Medetsiz Tepesi” adını alır. Kalın kar ve buzullarla kaplı doruğun damarları, yüzlerce yıllık bir donmuşluk içindedir. İçerisi en ufak güneş görmeyen, beyaz yatağından hiç kalkmayan karlarla buzulların soğuttuğu o doruklar, ağır bulutların arasından başını arada bir göstererek, pırıl pırıl parlar. Yaz kış ince dumanlı ak fırtınalar eser başında. Ora buzullarına vuran güneşin de göz kamaştırıcı parlak ölümü gözlenir orada. Buzul lavlarının aktığı o yükseklikler insana ait değilmiş gibi ulu, yüksek görünerek, alışılmış dünyada olmayan bir görkem verir insana. Akıl almaz büyüklükteki dev kayalıklardan oluşan dağlar, hangi bilinmez oluşumlar sonucu ortaya çıkmışlardır bilinmez. Dağ uçları öylesine sivri, öylesine gökyüzüne yakındır ki, hiçbir tanrının, peygamberin, duanın adı geçmez orada. Sivri dağ uçları, yüzyıllardan beri oraların ala karlı buz denizine demir atmışçasına gökyüzü maviliğine asılı dururlar hep. İnsan ne zaman o doğaüstü kayalıklara baksa, bir çöp kadar ağırlığının, özünün olmadığı kanısına kapılı da, her türlü tasarı ve düşüncenin öneminin kalmadığını sanır. Aşırı kentleşmenin bastırdığı duyguları, içinde yeniden uyanır, yaşantılar akınına uğrar da, gerçek doğasına yeniden kavuşur. Görmenin tadına orada varır gözleri ilkin ve titreşen o sonsuzluğun içinde eriyip gitme isteğiyle yanar tutuşur. Gümüşi parıltıları karşısında büyülenerek vahşi kır müziğinin gizemli seslerini duyar hep. Dinozorlar döneminden kalma bir büyüde ve tarihte, zengin bir doğa ve ruh durumuyla karşılaşır. Duyguları renklenir, ruhunun, o dağlarca yönetildiğini sanır insan. Mitolojik düşler, efsaneler üfler durmadan insanın içine. Kimi sabahlar sis içinde kalmış, dünyadan kopmuş, gökyüzü ile bulutlar arasında kalmış doruklar, sivri adacıklar halinde görünür ki, ister istemez insan, ora rüzgârlarının kanatlarına tutunası gelir ve açmakta olan bir tomurcuğun coşkusuna kapılıverir.
Güneş, o dağların binlerce yıllık suskunluğunun üstüne doğar ilkin. Renkli görüntüleri, ağır gölgeler örneği her an değişir, bir uzar, bir kısalır.
Eskisi yenisine karışmış karlar, Güneş’in alnında kristal gibi parlayarak ağır dona ve buza keserler. Binlerce metre yükseklikteki o dağlar, nice kar ve buz çağlarına tanık olmuş, pütürlü, keskin, suratlarıyla yorgun, öfkeli ve kara görünürler.
O buzulların, karların egemenliği bugün de sürmektedir. O dağların dorukları, derin koyakları, birer kar ve buzul yatağıdır ve kış iklimlerinin etkisindedir. Milyonlarca yıldan beri o dağlara damgasını o kar eskileriyle buzullar vurmuştur. Sürekli değişimin ve hareketlenmenin canlı simgeleri olan o çığ bulutları, koyak tabanlarında üst üste yığılarak, basınç ve sıkışma nedeniyle çakmaktaşı gibi sert ve keskin görünürler. Sonra da azar azar eriyerek, akarsuya dönüşürler.
Ora uçurumları öylesine derindir ki, büyük kaya parçaları yukarıdan devrilip yere düştüklerinde sesleri duyulmaz olur. Kendileri de ufacık ceviz kadar görünür. Karların, buzulların hareketi gözle fark edilemeyecek kadar yavaş olmalarına karşın, günün herhangi bir saatinde yeri göğü sarsan korkunç gürültülerle büyük çığ dağları halinde düşer yuvarlanırlar yere. O yuvarlanışta kalın ağaçlar, ormanlar kibrit çöpü gibi ufalanır, darmadağın olur.
Yaşamlarını ve ölümlerini kendilerine özgü seslerle anlatarak büyük çatırtılarla göçen buzdağları, yüz yıllık ağaçları kökünden devirerek büyük buz, kaya ve ağaç ölüleri halinde yatarlar toprağın yüzünde.
Bir zamanlar üstünden büyük nehirlerin aktığı yorgun nehir ve su yatakları kuşbakışı görünür. Buzullar, karlar yerlerini değiştirir. Büyük gürültülerle düşerken düştükleri yerleri de kendileri gibi değişime uğratırlar.
Temmuz sıcağında puslu dağların güneş görmeyen yüzlerinde derin kar adacıkları görünür. Yazın koyak içleri sıcaktan çatır çatır yanarken, doruklarda acımasız rüzgârlar, ufacık kar fırtınaları estirir orada.
Bolkarlara ulaşmak isteyen, kendine güvenen herkes, oraların sarp, dolambaçlı, uçurumlu yokuşlarıyla, poyrazlarına katlanmak zorundadır. Poyrazları bazen, soluk aldırmaz, ata kuyruk sallatmaz cinsinden, tokat yemişçesine yüzünü döndürebilir insanın.
Bolkar yüksekliklerinde dev kartallar dolanır. Kül renkli, beyaza çalan, kar tutkunu, “kar kuşları”na rastlanır ayrıca. Karlar yağıp aşağılara indikçe, onlarda karla birlikte inerler. Baharda karlar eriyip de doruklara doğru çekilince, onlar da birlikte çekilirler.
Bolkarlarda bulutlara doğru yükselirmiş gibi görünen irili ufaklı buzul gölleri vardır. Ne suyunun aktığı bellidir, ne kaynadığı. Kenarları otu, yarpızı bilmez. Güneş, katran karası göllerin yüzünde sıvı biçimlere dönüşür. “Karagöl, Çinili Göl, Alagöl, Kapıgöl, Kartal Göl” adları verilen bu göllerin tümüne, “Kartal çimeği” der Yörükler. Kartal sürüleri yazları göle inip konarak, kanatlarını genişçe açıp çırpınarak çimerler. Ardından kayalıklara konarak güneşlenirler. Kartalların yıkanmasından sonra incecik yağ kirleri alır gölün yüzünü. Cilt hastalığına iyi geldiği sanılan yağla kaplı bu göllerde çimer Yörükler. “İktidarsızlık” çeken kimi erkeklerin kartal yağına bulanmış göl suyunun, erkeklik gücünü artıracağı inancı, duyulan söylentiler arasında.
Kül rengi kuru taşlardan başka bir şey görünmez Bolkar eteklerinde. Boz yapraklı sığırkuyruğu otlarıyla, kevenlerin dışında ota, çalıya, rastlanmaz pek. Ağır kışın erken ineceğini bilen otlar, acele büyür, açar, çiçeğe durur; kış gelmeden de, tohumlarını döker kururlar.
Toprağın son canı karakevenle ölmezotudur. Ölemezotuda da derler adına. Dikenli, açık pembe çiçeklidir. Karakevenlerle ölmezotları kurursa, toprakta derin bir kuraklık yaşanıyor demektir. Karakevenle, ölmezotları köklerini bu yüzden toprağın derinine, dikine üç dört metre atar, köklenirler. Lif liftir kökleri de, köklerinin kemik iliğine benzeyen yumuşacık bir de iliği olur ki, iliği olan tek ot türüdür kevenler yeryüzünde.
Kevenler, öldürücü soğuklara karşı direnebilmek için, toprağın taşın yüzüne keçe gibi yapışmış kalmışlardır. Dikenlerini yapraklarından önce çıkarırlar. İğne gibi keskin, sivri dikenleri, içinde bulundukları sert iklime karşı bir tür tepkidir sanki. Diken uçlarında yer yer kırmızıya çalan olağanüstü güzellikte sarımtırak çiçekler açar ki, görmeye değer.
O çiçekleri yolup duvara asan, yaz kış öylece kalırlar.
Bir de mosmor, can alıcı güzellikte çiçekler açan, ‘at yoncası’ adı verilen yabani bir yonca türü vardır ki, toprağın dibine, dikine üç dört metre atarlar. Kırnap gibi ince, sağlam köklerini tutup çekmeye kalksan, kabuğu soyulur yine çıkmaz toprağın dibinden.
Yosuna benzeyen boz çapar otlara da rastlanır ayrıca. O soğuk ıssızlıkların çölünde, yaşamın ilk koruyucu öncüleridir onlar. Topraktan suyla birlikte çeker emerler gıdalarını. Güneş batınca toprak soğumaya başlar. Köklerin alışverişi durur. Güneş doğunca tekrar çalışmaya başlar kökler. Günde iki kez çözülüp donan bir başkalaşıma ayak uydura uydura çalışırlar. Doğacakları, ölecekleri mevsimleri yalnızca kendileri bilir, kendileri seçerler. Boz çapar renkleri ve cam mavisi gökyüzüyle karışan koyun yünü kirinde bulutlardan oluşan yüksekliklerin kendine özgü bir garip kimyasını oluştururlar ki, ancak görenler duyumsayıp anlayabilir bunu.
Ağustos ortalarına doğru gün dönmeye başlar Toroslarda. Arpa buğday hasadının ardından, “ fireze bastın mı kar’a da bastın sayılır”, demeye başlar köylüler. Bu sözü doğrularcasına birden bire indiriverir karakış. Tek bir canlıya göz açtırmayan fırtınalar çıkar. Vahşi bir müzikte inim inim öterek inlemeye başlar mağaza ağızları. Aşırı soğuklar, toprağın derinindeki bitki ve kökleri özsularına varıncaya kadar dondurur. Çalılar iğne ucu kırağılarla örtülür. Kuş sürüleri gökyüzünde silinir. Rüzgârlar kuzeyden güneye doğru süpürür tozdururlar karları. Dağların, tepelerin sırtında kar bırakmaz, tümünü tozlandırır, önüne katar, kuytulara basar yığarlar. Köylülerin, “Kürtül karı” adını verdiği bu karlar öylesine serttir ki, bıçağını soksan geçmez cinsinden. Yükseklikleri kimi yerlerde altı yedi metreyi bulan karların eskileri yenilerine karışır bazen. Yıllanmış karlar, kalın tuz iriliğinde kayraklanmış, kararmış kirli olur. Yaz sıcağında dura dura kurtlanmaya başlar. Başparmak kalınlığındaki kar kurtları, ağır bir devinimde hareket ederler. Avuca alındığında üşütecek kadar da soğuktur. Bir bardak suya atıldığında, uyu anında buz gibi yapar. Bardaktaki su rahatlıkla içilebilir. Temizdir kar kurtları çünkü.
Kar çağı da sona erer, ardından görülmemiş bir su gürültüsü almaya başlar dağların yüzünü. Yamaçlar, arklar, dereler tümüyle akara keser. Akıp geldikleri yörelerin toprağından alır renklerini sular. Toprağın özsuyu ile beslenerek ilk aça çiçekler çiğdemlerle nevruzlar olur. Ardından korkunç, akıl almaz bir bitki fışkırması patlar ki, tüm dünya dağlarını kıskandıracak kadar ota, çimene, çiçeğe keser her yan. Yamaçlar kendilerine özgü renkleriyle taçlanır. Kudurtucu güzellikteki çiçeklerin damarlarına kar sularının kokusu siner. Türlü ağaç, türlü çam, katran dipleri diz boyu otlarla örülür şişer. Pınar gözlerine mor salkımlı kaya ve oğlak menekşelerinin gölgeleri düşer. Çiçeğe duran sığırkuyruğu otları bir tür sarılar ormanına döner. Sayısız orman, dal, yaprak, değişik bulutların solungaçları olur da ormanların ince pürle kaplı eleğinde süzülerek akar. Bazen de iyice sallanıp hareketlenmek için kendi yellerini yine kendileri yaratarak, kendi rüzgârlarının görünmez büyülü köpüğüyle oynaşırlar.
Boz kara, küt dalı, yorgun, yaşlı dağdağın ağaçlarının gövdelerinden, uzun sakalımsı tüyler, kabuklar sarkar. Ardıç ve dağdağan ağaçları bu görünümleriyle rüzgârda ayine duran orman dervişlerini anımsatırlar.
Günler geçer yörüğe, sürüye kesmeye başlar dağlar, yaylalar. Kıl çadırlı oba içleri gece gündüz teke siyeği, süt, yağ, peynir, çökelek ve ayran kokar.
İnsanlar doğanın güzelliğini kimi yerde yalnızca izlemekle yetinirlerken; baştanbaşa ota, çiçeğe, arıya, kelebeğe, yeşile kesen Toroslarda bunun asıl gerçeğini görür yaşarlar, elleriyle dokunur, kokusunu içlerine çekerler. Çekmekle de kalmazlar, içlerinden geçirdikleri düşleri ateşleyen bir masal gerçeğini yaşarlar bazen.
Güneşsiz suların, nehirlerin aktığı Toros diplerinde dağlar kadar eski yaşlı ormanlar, ağaçlar yer alır. Cocak Deresi’ndeki Devlet Orman İdaresi’nin koruma altına aldığı dev ardıç ağacının gövde çapı yedi metre altmış santimi bulur. Katran (sedir) ağacının bedeninin çevresi ise dokuz metreye yakındır. Boyları da kırk metreyi aşarak kara bir kayış gibi gökyüzüne yükselir. Sigara ucu kadar budak lekesi göremezsin gövdelerinde. Her iki ağacın yaşları, Osmanlı İmparatorluğu da dâhil birçok devletin yaşından fazladır. Bu iki ağacın değil gövdelerini, bir tek dalını bile dev bir kamyon ancak taşıyıp götürebilir. Geniş bir alanda kesim yapan orman işletmesinin işçileri, dört yüz, beş yüz yaşındaki ağaçları devirip keserek, orman içlerine dozerlerle yollar açıyorlar. Kesimi yapılan yaşlı ağaçların altından, üst üste yığılmış, üç dört katlı dev mezarlarla, içleri ağzına kadar insan kemikleri basılmış mağaralar çıkıyor ortaya. Mezarlık, günümüz kent mezarlıklarından daha büyük bir alanı kaplıyor. İnsan iskeletleriyle dolu mağaranın içinde, zırhları, iskeletleri, giysileri birbirine karışmış, kaynamış, çürümüş iskeletleri yükselen bir kamyon ancak götürebilir.
Cocak Deresi’ne bakan uçurumlar öylesine dik, öylesine yüksektir ki, o kuturdaki ağaçlar kesilip aşağılara atıldığında, ufacık odunlara dönüşünceye kadar parçalanıp dağılabilir. Bu yüzden kuralları katı ve serttir Torosların. Oralarda yaşayan canlıları, ağaçları, bitkileri kendi acımasız iklimine uydurur. Uymayanlar da, canlarıyla öderler bunu bazen. Örneğin, havada bulutun çekirdeği bile yokken, birdenbire ceviz büyüklüğünde, çakmaktaşı keskinliğinde bir dolu sağanağı yağmaya başlar ki, kaçacak delik bulamazsın. Dolu zığlımı her şeyi çırpar, deler; dalı, yaprağı, çiçeği, tohumu silkeler, indirir, döker yer. Az sonra da açan güneş ortalığı kızıştırmaya başlar. Boz renkli, kırmızı, pembe kanatlı, parmak iriliğinde çekirgeler çıkar ortaya. Sırt sırta verip binerek, çiftleşir, uçuşurlar. Derken onları, renklerini kayalıkların renklerine uydurmuş sessizce pusuda bekleyen kaya kertenkelelerinden biri kapıp yutar. Kertenkeleyi de, bir süre sonra atmacalardan biri kapar.
Yılanlar azgın toprağın yüzüne vuran fare deliklerinden içeri girip akarak, onları yakalayıp iştahla yutarlar. Kış gelir. Yılanlar toprağın derinliklerinde ağır kış uykularına yatınca, fareler de, gelir onları yer bitirirler. Böylece biri öbürünün yemi, gıdası olur orada.
Rüzgârları da akarsuları gibi, birdenbire indiriveren yağmuru ve karı gibi huysuz ve sinirlidir Toros’un. Yalnızca kuzeyden güneye doğru değil, güneyden kuzeye, doğudan batıya, aşağıdan yukarıya doğru da delicesine eserler. Binlerce yıldan beri gece gündüz vura vura, toztoz yiyip bitirmişlerdir kayalıkların yüzlerini. Timsah sırtı gibi tırtıklı, dikenli, zımparalanmıştır kayalıklar bu yüzden.
Sert iklim, insanlarını da derinden etkilemiştir Toros’un. Yörüklerin sevinçleri, öfkeleri, ödüllendirme ve cezalandırma yöntemleri yine o dağlardan alır huyunu. “Dünyada var olan en korkunç güç, alçakgönüllülüktür.”diyen ünlü Sovyet yazarı Dostoyevski’ye hak verdirecek denli alçakgönüllü, dost ve sıcak olan, tatlı tatlı konuşan, gülen sıradan bir Yörük insanının yüzü, gökyüzünün aniden bulutlanması gibi birdenbire kararıverir. Öfkeden, sinirden tir tir titrer tanınmaz olur. Soluklu aygırlar örneği canlı, parlak bir öfkede açılan gözleri, öldürücü, korkunç bir kimliğe bürünüverir. Karacaoğlan türküleri gibi sevgi, doğa ve tutku kokarken birdenbire Dadaloğlulaşır, padişah fermanına meydan okuyan dövüşçü biri oluverir.
Kuş uçmaz kervan geçmez, kül renkli, ıssız kayalıkların üstünde iri gök kartalları dolanır, gün boyu. Parçalanmış leşlerin ve gökyüzü ruhlarının koruyucusu ve gözcüsü kartallar… Tepe başlarında, üst üste yığılmış taş yığınlarına rastlanır ayrıca. Ne için yığıldıklarını, tepe başlarına ne zaman konulduklarını, ne işe yaradıklarını kimse bilmez. Öylesine eskidirler ki, zaman onların üstüne donmuş kalmış gibidir. Eridikçe Güneş’in önünde geri çekilen buzul artığı, duygusuz taş yığınlarına da benzemezler hiç. Ölmüş gitmiş Yörük ulularının anısına yığılmış, “makam taşları” veya gömüt eskileri de değildir. Sığınağa, av için pusu kurulacak yerlere de benzemezler hiç. En ufak kazma, kürek, çekiç izlerine de rastlayamazsın yüzlerinde. Bir başka evrenden gelen canlılarca dikilmiş yığılmışlardır sanki. Oysa iyice yakından bakıldıklarında, yıllar önce oraya, insan eliyle taşınıp yığıldıklarını görüp anlamaya başlar insan. Her yığın, çıplak kaya ve tepe başlarında bir tür insan habercisiymiş gibi görünür, dururlar öylece.
Göçer obaları arasında çıkan amansız kavgalarda, yenen oba, yenilen obaya inat olsun diyerek, giderler, onların görebilecekleri yüksekçe bir tepenin başına bütün gün çalışarak taş yığar giderler. Aradan zaman geçer. Yenilen göçer obası, öbür obadan bir şekilde öcünü alınca, bu kez de, onlar inadına giderler, öçlerini aldıkları göçer obasının görebileceği yüksekçe yerlere, kendi yengilerini simgeleyen utku taşlarını yığar giderler. “Size olan öcümüzü aldık. Yengimiz bu taşlar kadar sağlam, kalıcı olsun.” Diyerek…
Hiçbir göçer obası, o yengi anısı taş yığınlarına ellerini süremezler, yıkamazlar. El sürmemek yücelik kazandıracaktır çünkü onlara. Onlara dokunmak ise mertliğin, yiğitliğin ölümü demektir.
Utku simgeleri o yığınlar, yıllardan beri o ıssız, çıplak kayalıkların, tepelerin başlarında birbirlerine bakar dururlar hala. Zamanın dışına düşmüş, gerisinde kalmış eski mertlik anlayışlarının, duygularının kendilerine sindiğini duyumsatırcasına…
Aktaş-Karataş Tepesi
Veya Habil’le Kabil’in Öyküsü
Gavuruçtuğu’nun kuzeyinde, “Ağlayan Dağı” denilen kayalık, sivri, çatal bir dağ yükselir. “Ağlayan Dağı”nın tepesine ne zaman bir kör duman çökse, Yörükler söylenmeye başlarlar: “Ağlayan’ın başı dumanlı. Bugün yola çıkılmaz.” diye. Ağlayan Dağı, fırtınadan, borandan öylesine karışır, öter ki, Yörüklerin “ayı kaldıran rüzgârı” dedikleri cinsten rüzgârlar, insanı yerden yere vurup, soluksuz bırakabilir.
Ağlayan’ın başı kayalık, taşlıktır. Ot bitmez, çalı nedir bilmez. Öyle ki, dişinin dibini karıştıracak tek bir çöp bulamazsın. Kışın dağın başı kar tutmaz. O fırtınada boranda kar duramaz, alır hepsini aşağılara savurur. Yalnızca kar değil, toprak da duramaz ki; otu çalıyı çekirdeği tanısın, yeşertiyi görebilsin.
Ağlayanın tepesi Hazreti Ali’nin kılıcı gibi iki çataldır. İki tepe bıçakla kesilmişçesine dikine ayrılır birbirinden. Ağlayan’ın tepesine çıkıp da aşağılara baktığında, insanın başı döner. Taş atsan, attığın taşın düştüğü yeri de göremezsin. Dipleri uçsuz bucaksız kör birer combaradır. Bu iki dağdan batıdaki, kömür gibi karadır. Doğuya düşeni ise kirece batmış çıkmış gibi beyazdır. Çatalının biri kara, biri beyaz görünümüyle bir doğa harikasıdır. Göreni şaşırtır. Bu iki tepeden birinin ne zaman karaya, öbürünün ne zaman beyaza dönüştüğünü kimse bilmiyor. Yörükler bu iki tepeden birine Karataş, öbürüne Aktaş tepesi adını vermişler. Söylencelere göre, bu iki tepe ilk yaradılış günlerinde birbirinden ayrılmaz iki kardeşmişler. Zamanla geçinemez olunca kanlı bıçaklı kavga ederek ayrılırlar. Araya düşmanlık girer. Sonunda biri öbürünü öldürür. Böylece Karataş tepesi kötülüğü, Aktaş tepesi iyiliği simgeler. Yine inanışa göre bu iki tepe hiçbir zaman bir araya gelip kardeş olamayacak, beyazla kara asla birbirine kavuşamayacaktır. Söylencelere bakılırsa, Aktaş’la Karataş bir gün birbirlerine gidip gelmeye başlarlarsa, yani Aktaş tepesinde Karataşlar, Karataş tepesinde Aktaşlar çoğalırsa, insanlar yeniden kardeş olacaklar, yeryüzüne kesin barış gelecektir.
Ne diyelim? Dileriz olur…
O Beyaz Atlılar Nereye Gittiler?
Göçerlerle ilgili anlatılan efsane söylencelerden biri de şöyle:
Bir zamanlar, oraların bilinmez karanlıklarında, değişik giyimde ve görünümde, zengin göçerler yaşardı. Çok derin, hızla akan, dik yamaçlı nehirleri, çayları, kuzeyin buz tutmuş, ağaç yüzü görmemiş, çıplak, karlı dağları aşarak geldikleri söylenirdi. Torosları kuzeyden güneye ilk aşan onlardı belki de. Onların varlıklarının gürlüğü olan beyaz atları, uzun belli, beyaz ve bol yünlü zengin koyunları; beyazlıklarını kuzeyin soğuk karlarından almışlardı renklerini, sanki. Atalarının yelelerinde uçuşanların adı kardı, rüzgârdı. Koyunları, atları ile köpeklerinin sırtlarını örten beyaz yünler ve kıllar kanlarını Toros kanlarından almışlardı sanki.
Bedenlerini örten kalın kıl keçeden çula benzer giysileri, bellerine sarı madenden tokalı kemerleri, başlarında sivri beyaz yünden dolakları, at eğerleriyle oklarının ve yaylarının üstüne işlemiş garip desenlerde, güneş, ay şimşek ve kartal işaretleri vardı. Üç dört kulplu kazanlarıyla, sikke paralarının üstlerinde de bu tür işaretlerden vardı.
Altlarındaki beyaz atların yeleleri gibi uzun, kara, gür, büklüm büklüm uzun saçları, sarkık bıyıkları, kalkık gür kaşlı erkekleri, silahlarının ve döğüşçülerinin kusursuzluğuyla övünürlerdi. Savaşa tutuştuklarında kılıçlarını hançer gibi delice vururlar, keserlerdi. Kılıçlarını, madene su vermenin sizlerini iyi bilen demircileri, örslerin üstüne yatırdıkları demirleri uzun uzun döğerek çelikleştirirlerdi. Çelikten hafif kılıçlarıyla uçuşan tüyü bile kesebilirlerdi.
Ölümün ve ölmenin daha iyi bir yaşama kaynaklık eriğine, bu dünyadan öbür dünyaya bir geçiş yolu olduğuna inandıkları için, ölülere ve ölüme büyük değer verirlerdi. Saf suların ve ışığın tanrısına, doğasal arınmaya inanırlardı çünkü. Zaten dağlar, bulutlar, sonsuz gökyüzü, göller, geniş ormanlı otlaklar, akarsular, tanrının yeryüzüne inmiş birer yansımasından başka neydi ki? Ondan, toprağın ağzı, gözü, rahmi olarak bildikleri pınarlara, geniş su ağızlarına büyük saygı duyarlar, kaynak başlarında küfür etmezler, işemezler, ota, yarpıza, kurda kuşa, börtü böceğe dokunmazlardı. Su içen biri, can düşmanları da olsa seslenmezlerdi. ‘Su içene yılan bile dokunmaz’ sözü belki de oradan gelmiş olsa gerekti.
En çok da büyük akar sulara, nehirlere saygı gösterirlerdi. Kız kaçırma, yaralama, düşmanlık, cinayet gibi ağır suç işleyenler, eğer bir yolunu bulup da üç nehir öteye kaçabilirlerse suçları bağışlanmış olurdu bu yüzden.
İşte bu göçebeler, ölülerini toprağa değil, akarsulara, göllere verirler, verirlerken de büyük, görkemli ağıtlar yakarlardı. Ölüleri “suya gömme” âdeti, Orta Asya şamanlığından kalmaydı. Yeryüzü oluşmadan önce her yan denizlerle kaplıydı çünkü. Bu inanca göre su, topraktan daha yaşlı, daha büyük ve temizdi her zaman.
Eski İranlıların, “Efrasiyap” ya da “Avrasyap” dedikleri, Türklerin ünlü destan kahramanı Alp Er Tunga, İranlılarla yapılan uzun savaşlardan sonra öldürülünce, yasa giren Türkler:
Alp Er Tunga öldü mü?
Issız Acın kaldı mı?
Ödlek öcün aldı mı?
Diyerek ağıtlar yakarlar. Sonra da Alp Er Tunga’nın ölüsünü, Urmiye gölüne atarlar. Bunu kimi tarihçiler yazar.
1968 kışında günlerce kar ve yağmur yağdı Bolkarlara. Kar sularıyla birlikte seller aldı Çukurova’yı. Sel sularıyla boğuldu her yan. Berdan çayı ile Mersin’in içinden geçen Aslanköy deresi taştı. Tarihi Müftü köprüsü yıkıldı. Evleri, bahçeleri, apartmanları sular aldı. Çoğu eşyaları denize taşıdı. Deniz bulandı. İnsanlar günlerce deniz kıyısından halıları, kilimleri özel ev eşyalarını arayıp topladılar.
Bu görülmemiş sel afetini o zamanın radyo ve basını bolca verdi. Hatta bu tufana, o yık Ay’ın çevresini dolaştıktan sonra dünyaya dönen Apollo’nun neden olduğunu sanan kimi Çukurovalı çiftçiler, ABD’nin Ankara Büyükelçiliğine, “Göğü deldiniz. Tufana sebep odlunu!” diyerek telgraflar çektiler.
İşte o sel yılında Torosların yer altı gölleriyle ırmakları taştı. Görülmedik, umulmadık yerlerden sekiz on değirmeni döndürür gürlükte sular fışkırdı yeryüzüne. Fışkırmakla da kalmadı, simsiyah olmuş, çürümüş yosun tutmuş, kararmış bir sürü insan iskeletleriyle kafatası kustu çıkardı dışarı. Ortaya çıkan bu iskeletler ve kafataslarını, yaklaşan bir “kıyamet’in” habercisi olarak yorumlayan kimi fanatik din adamları bile oldu.
Acaba o yer altı sularının gün yüzüne kusup çıkardığı onca iskelet ve kafatası artığı, sellerin toprağıyla birlikte kökünden kazıyıp götürdüğü bir gömütlük eskisinin artıklarımıydı, yoksa yukarıda sözü edilen efsane Yörük öyküsünün bir tür doğrulanması mıydı, hâlâ bilinemiyor.
"Son Yoruk" kitabindan....
Copyright by Osman Sahin. All rights reserved.
Bütün yayın hakları ve fotoğraflar Osman Şahin'e aittir.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Webdesign by Buket Sahin
OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman