OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman


“…Osman Şahin’in betimlediği görünümler ve kişilikler öylesine dramatik ve canlıdır ki Şahin doğal bir senaryo yazarı olarak da iz bırakmıştır. Tekniği cinéma vérité ye benzemekle birlikte, okurlarına köylülerin ve genelde emekçilerin iç dünyalarına derinlemesiyle bir bakışı da sunar. Çogu zaman birkaç akıllıca fırça darbesiyle, kırsal yorelerdeki korkunç yoksulluğun dramını yansıtır ve o bölgelerde yaşama savaşi veren erkek ve kadınların onurunu gözler önüne serer.

Şahin, Türkiye’nin önde gelen senaristlerinden biridir. Bugüne dek, yirmiikisi çekilen otuz film icin senaryo yazmıştır. Bu filmler, Turkiye de ve yurtdisinda otuzun üzerinde ödül kazanmıştır.
Şahin, kitap ödüllerinin yanında, Türk Sinemasına verdiği emekten dolayi Ankara Uluslararasi Film Festivalinde “Aziz Nesin” Emek ödülü ve 36. Antalya Film Festivalinde “Yaşam Boyu Başarı” ödülleri kazanmıştır ..."
Prof.Talat S. Halman

Eserlerinden Uyarlanan Filmler:

Senaryolar:
Filmlere dair detayli bilgi icin:
http://www.sinematurk.com/kisi.php?2013
http://movies2.nytimes.com/gst/movies/movie.html?v_id=227459
HABERYAZI
Bir yönetmenin ‘yalnızlık’ kareleri

Yüzyıla yaklaşan sinema tarihimiz içinde öncü kadın yönetmenlerimizden olan Bilge Olgaç’ın fotoğraflara yansıyan “sinema tutkusu”, Fransız Kültür Merkezi’nde açılan Rıza Baloğlu Sergisi ile sinemaseverlerle buluştu.
Bilge Olgaç’la ortak projelerde çalışmış olan, öykü ve sinema yazarı Osman Şahin, “sinema kültürümüzün ve halkımızın kimliğinin bir parçası” olarak gördüğü Bilge Olgaç’ı, sergi kataloğuna yazdığı ön yazısında şöyle anlatıyor: “Işığı, görüntüyü ustaca, bazen hareketli, bazen ağır sahne kaydırmalarıyla kullanarak, kişilerin gizemli dünyalarını alabildiğince güçlü bir şekilde yansıtmış tek kadın yönetmenimizdir. Bazen kamerayı bir kalem ustası gibi kullanarak, insan derinliklerinin ruhuna inmiş, bu derinlikleri seyirciye duyumsatmıştır. İç Anadolu insanını, Ege insanını, Toros insanını, Güneydoğu’yu, Karadeniz insanını aynı duygulu sinema diliyle birleştirmiştir. Yalın şiirsel bir mekan duygusunu ve o mekan içindeki bireyin yaşamını en ufak bir aşırılığa kaçmadan anlatmasını bilmiştir. Anlatım düzeyi yüksek, çalışkan yönetmenlerimizin en başında yer alan dost, güzel arkadaş bir insandır Bilge Olgaç…” O. Şahin
7. İZMİR ÖYKÜ GÜNLERİ

7. İZMİR ÖYKÜ GÜNLERİ, 16 Şubat 2008
Hayallerim, Öyküm ve Sinema...
Osman ŞAHİN , Erden KIRAL
AVCI’DA MEKÂN VE OSMAN ŞAHİN
Mustafa B.YALÇINER
Gercemek

Öyküdeki olay ve/veya olaylar, yazarın daha önceden yaşadığı, fotoğrafını çekip belleğine yerleştirdiği ya da hayalinde canlandırdığı/kurguladığı yerlerde geçer. Bu mekân, yazarın yarattığı ve ille de her zaman bizim gerçekten gördüğümüz veya gördüğümüzü sandığımız coğrafya ile birebir örtüşmeyen yaratılmış/kurgulanmış bir coğrafyadır. Bilinen coğrafyadan kimi "unsurları" alabilir ama burada bulunmayan "unsurları" da ekleyebilir. Yani yazarın kafasında, düşüncesinde yarattığı "dünya"dır. Bu mekân bir manzara fotoğrafına benzer. Ama aralarındaki en büyük fark, fotoğrafa bakılınca, üzerinde ne varsa hepsi aynı anda görülür oysa öykü mekânı, okuma zamanı içinde oluşur çünkü kelimeler, cümleler, paragraflar hatta sayfalar arasına serpiştirilmiştir; ancak öykü okunup bitirilince, oluşur okuyucunun kafasında. Yazarın yarattığı mekân, okuyucunun algıladığı mekândan farklı da olabilir. Bunun dışında aynı öyküyü iki kişinin okuduğunu varsaysak, onların algıladığı mekânlar da aynı olmayabilir. Okurun dikkati, deneyimi, bilgisi ve anıları mekânın algılanmasında çok önemli bir rol oynar.

Yaratılan ya da algılanan mekâna öykünün coğrafyası diyebiliriz. Bu coğrafya, fizikî olduğu kadar da beşerîdir. Yüzey şekilleri, bitki örtüsü, iklimi, hava durumu, insanları, onların davranışları, yer değiştirmeleri, yaşantıları, gelenek ve görenekleri mekânın anlaşılmasına yardımcı olur. İşte bu mekândır kahramanların davranışlarını, ruh halini etkileyen. Mekânın ruhu insana yansır ve insan da bulunduğu mekânın ruhunu yansıtır. Emile Zola, “Kişi mekânından ayrı düşünülemez; elbisesi, evi, yaşadığı köy ya da kasaba hatta bölgesi etkiler onun davranışını” demiştir.
Osman Şahin’in Avcı adlı öyküsünün mekânına bir göz atalım şimdi de.
Coğrafî mekânı: Ormanlar ve dağlar. “ Bu ormanların içine yüzlerce ölü gömseniz, kimsenin ruhu duymaz”; “Uçurumlar açmış ağzını seni bekler”; “Bu dağlar evvelce geçmek isteyenlerin kemikleriyle dolu” gibi cümlelerden bu mekânın, kahramanlardan biri ya da birkaçının başına bir bela açacağı derhal sezilir. “Orman korku ve kasvet veriyordu”; “Orman bir girdaba döner”; “At huysuzlanmaya başlar”; “Falcı, uğursuz bir şeyler sezmiş, görmüş gibi uzaklaşmaya başlar” cümleleriyle coğrafî mekân, olay yerinin kahramanlar üzerine yaratacağı psikolojik etkiyi göstermekte ve okuru da ruhen hazırlamaktadır. Metin içinde gezinti sürerken sık sık mesajlar gelir okuyucuya. Sorun yaratan Avcı, bu mekânın adamıdır. Davranışını tam anlamıyla yaşadığı ortam belirlemiş. “Dağ başında ağalık, beylik olmaz”; “ Dağın başındaki su kimseye ait değildir” diyor. Anlaşılan o ki buralarda fizik ya da zekâ yönüyle güçlü olan yaşayabiliyor.
Metaforik yapı, kullanılan semboller ve bunların metin içerisindeki dağılımını gösteren bir mekân daha vardır, buna da metinsel mekân diyebiliriz: Kişiler iniyor mu, çıkıyor mu? Bulundukları yer dar mı, geniş mi? Hava açık mı, kapalı mı? Olay zamanda (gece/gündüz; yaz/kış) kullanılan semboller neler? Bir öyküde, kahramanlardan birisi zeytin topluyorsa, bunun konuyla nasıl bir bağlantısı var? Neden zeytin topluyor da örneğin murt (mersin) değil? Bunlarla yazar, okuyucuya neyi sezdirmek istemiş olabilir? İşte yazarın bakış açısı bu mekânda ortaya çıkar. Bir başka deyişle, yazarın ustalığını en iyi gösterebileceği mekân burasıdır. Mekândaki açık/kapalı; alçak/yüksek; yatay/dikey karşıtlıkları nasıl verilmiş, hangi anlama geliyor? Yazınsal sanatlar, cümle yapısı ile kahramanın ruh hali arasındaki ilişkiler, imgeler, kullanılan renklerin konuyla bağdaşıp bağdaşmadığı bu mekânda incelenir. Okur, öykünün tadına burada varır. Metnin derin yapısı ve anlamı bu mekânda çözülür.
Avcı öyküsüne baktığımızda, mekânda sürekli bir daralma söz konusudur. Yoğun bir ormanın ardından derin, dar ve zifiri karanlık bir kuyu, dibi de çamur. İki kahramanın da üstü başı pis oluyor ve bu daracık yerden kurtulmanın yolunu arıyor. Çabaladıkça da fiziksel yönden olduğu kadar ruhsal yönden de batıyor. Daralma burada da kalmıyor ve kahramanın fiziksel ve ruhsal yapısında da, bedensel kayıplar, düşünememe, beyninin durması olarak kendini gösteriyor. “Osman Bey, gözlerini sıkıca yumarak ölmek istedi”; “Dili kurudu, damağı yapıştı”; “Ağır bir kayanın altında kalmış gibi çürür gider” cümleleri bu daralmayı ne güzel anlatıyor. Daralma aynı zamanda “ Zalaaa, vur o alçağı… Vur, dinleme” gibi kısa kısa cümlelerle dilde de gözlemleniyor.
Kapalı mekânın çok değişken bir anlamı vardır. Kimi yazara göre bir sığınma, korunma yeri, kurtuluş; kimilerine göre ise kötü niyet ya da ölüm ifadesidir. Yatay/dikey ilişkisine bakıldığında ise yatay, özgürlük sembolü oluyor. Zala’nın iki erkeği kuyuda bırakıp gitmesi, sözünü dinlemeyen yaşlı kocadan kurtulma, kötü niyetlilerin de cezalandırılması anlamına gelmektedir. İki erkeğin kuyunun dibinden yukarıya doğru bağırmaları, dikey düzlemde olmaktadır. Sözler kapalı mekândan açık mekâna doğru yükselmektedir. Bu öyküde dikey ve kapalı durum ölümü simgelemektedir.
Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, bana yolladığı bir mektubunda Osman Şahin ile ilgili olarak şöyle yazmıştı: “Osman Şahin öyküsü, bir senaryodur. Hatta biraz daha fazlası bile vardır yapıtlarında. Görüntü kare kare resimlenmiştir: “Ne, nerede, nasıl” gözümüzün önünde canlanır. Ve öyle kolay kolay da silinmez. İşte Osman Şahin’in en güçlü yönü, "görüntü vermesi”nde. Öyle bir anlatır ve kendi dünyasındaki unsurları (öyküsünün satırlarında, gerçekte değil veya gerçekte öyle olmayabilir) yerli yerine öyle bir oturtur ki verdiği görüntü okuyucunun aklına yerleşir. Benim iyi bir Osman Şahin okuyucusu olarak aklımda kalan birçok Osman Şahin malı görüntü var. Hemen şunu da belirtmek gerek: Bu "işi” daha 1970’lerin hemen başında fark eden iyi bir sinemacımız vardır: Yılmaz Güney. Osman Şahin’in bana aktardığı gibi Yılmaz Güney, ona aynen şöyle diyor:
"Sen hiç farkında değilsin ama tam bir sinemacısın, babam. Farkında olmadan müthiş ayrıntı veriyorsun. Senin her yazdığın kolayca resimlenebilir.” (M .Ş .Güzel: İnsan Yılmaz Güney, Kaynak Yayınları, İstanbul,1994, s.237.)
Bugün, yanılmıyorsam, eserlerinden en çok film çekilen yazarımızın Osman Şahin olması bu denilenleri doğruluyor. Evet Osman Şahin bir görüntü yaratıcısıdır sadece yazar değil.”
Osman Şahin’in yapıtlarında kadının özel ve kimi zaman başat bir konumu vardır, yani kadın yapıtın belirleyicisidir, asıl kahramanıdır. Nitekim kızı Buket Şahin ile yaptığı bir söyleşide Osman Şahin, kadınlarla ilgili olarak, şöyle demiştir: “Kırsal kesim kadınlarımızın sorunlarını öne almamın yetişme koşullarımla ayrılmaz bir ilişkisi vardır. Yarı feodal bir kültürün içinde büyüdüm. Duygularım öyle gelişti. Ailemde, çevremde ve daha sonra Anadolu'da görev yaptığım her yerde, kadınların ikinci sınıf insan olduklarını gördüm. Onlar hem kadın, hem ana, hem sevgili, hem de köledirler. İslam dininin yüzlerce yıllık dayatmasından ileri geliyor bu. Kadın her yerde azarlanır, dövülür. Büyük şair Nazım Hikmet'in dizelerindeki “soframızda öküzümüzden sonra gelendir” onlar. Eksik etektirler. Hatta bu dayatmayı kadınlarımız öyle kabullenmişlerdir ki, birbirlerine “kız eksikli” diye seslenirler. Bu anlayışlar günümüzde yeterince kırılabilmiş değildir. Bir kuşun kanadından biri olmazsa, uçamaz. Toplumlar da öyledir. Çocuklarını, kadınlarını hor gören bir toplum, yüzlerce beş yıldızlı otelin ortamında da olsalar, kalkınmış sayılmazlar. Bu yüzden yazdığım her öykü ve senaryoda, kadınlarımızın bu tarihsel ihmaline parmak basıyor, onları öne almaya çalışıyorum.”
Yazarımızın yukarıdaki sözlerini de dikkate alır ve Avcı öyküsüne dönecek olursak, özgürlüğün simgesi olan yatay düzlemden yararlanarak, Osman Şahin’in kadına bakışını da görmek olasıdır. Bu öykü çerçevesinde, Osman Şahin, sindirilmiş bir kadın yerine aklını mantığını kullanabilen, varoluş nedenini kavrayan kadından yana olduğunu gözler önüne seriyor.
OSMAN ŞAHİN VE ÖYKÜLERİNDE GİZLENEN SİNEMA
GÜLSEREN ENGİN
Osman Şahin, çok değerli bir yazarımız.Pek çok kitabı ve ödülleri var.Öyküleri çeşitli dillere çevrilmiş. İki romanı ve “Geniş Bir Nehrin Akışı:Yaşar Kemal” adlı denemesi olsa da daha çok öykü dalında ürünler veren bir yazarımız. Bir başka özelliği ise senaryo yazarlığı... Yirmi üç öyküsü film yapılmış , yurt içi ve yurt dışı çeşitli festivallerde otuz beş ödül kazanmış bir yazarımız... Kendi yazdığı senaryoları da filme çekilmiş. Öykünün ustası bu yazarın eserlerinin sık sık film yapılmasının nedeni ne olabilir? İşte bunu inceleyeceğiz.
Osman Şahin’in öyküleri, sinemasal özellikler taşımaktadır. Öykü konuları ve kahramanları ilginç olduğu kadar kanlı canlı, gerçek yaşamdan süzülüp gelen kişilerdir.Yazar, temiz bir Türkçe, kıvrak bir anlatımla o kişileri gerek bedensel, gerek ruhsal yapılarıyla betimlerken okurun beyninde canlı resimler çizmektedir.Okur, satırlar arasında dolaşırken sanki öyküyü okumamakta, bir film seyreder gibi birbiri ardına çizilen resimleri izlemektedir. Hatta izlemenin de ötesinde öykünün içine girip onunla bütünleşmekte ve öyküyü yaşamaktadır. Yazar bunu nasıl başarmaktadır?
Kuşkusuz bunda Osman Şahin’in yaşamındaki kazanımları, birikimleri yanı sıra yeteneği de büyük rol oynamaktadır. Toroslarda bir Yörük köyünde doğan Şahin bakın bunu nasıl anlatmakta:
“Dört yanı sarp aşılmaz dağlarla tıkanmış, dünyadan yalıtlanmış, ıssız ortamların ağırlaştırdığı Toroslardaki köyümde, yarı pagan, Müslüman-Şaman karışımı göçebe kültürlerin harman olduğu ortamlarda geçti çocukluğum. Okuma yazma bilenimiz pek az olmasına karşın, bizler, Dedem Korkut’u, Hz.Ali cenklerini, Zaloğlu Rüstem’i, Sürmeli Bey’i, Yunus Emre’yi, Nasreddin Hoca fıkralarını, Köroğlu’nu, Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı, Dadaloğlu’nu, ağıtları, yakımları henüz çocuk yaşımızda ezbere bilir söylerdik. Her evin, her obanın, köyün, yaşlı kadınlarla erkeklerden oluşan canlı birkaç anlatıcısı olurdu. Bunlar köylerin, obaların, soylarının geçmişlerini, tarihini, maceralarını ezbere bilen, canlı birer sözcük müzeleri, bellek depoları ve anlatı kasalarıydılar. Kendi ailemin de anlatıcıları vardı ve ben, yüz elli yıl öncesine dek aile büyüklerimin nerelerden geldiklerini, aşklarını, kavgalarını çocuk yaşımda ezbere bilirdim.”
Çocukluğunda Yörük kültürüyle beslenen, halk hikayeleriyle büyüyen, anlatıcı geleneğini genlerinde taşıyan Osman Şahin, bir modern zamanlar anlatıcısıdır aslında. Çocukluğunda dinlediği destanlar, ağıtlar ve cenklere kendi dağarcığında biriken yeni destanlar, ağıtlar, cenkler eklemektedir. Öykülerini bir hikaye anlatırcasına yazmaktadır. Hemen pek çok öyküsünde yazarın sesini derinden derine duymaktayız. Öte yandan kısa öyküler olduğu halde hemen her öykünün içinde bir uzun destan ya da ağıtın gizlendiğini görmekteyiz.Öyküleri açılıp genişlemeye yatkındır. Her biri roman olacak hikayeleri içinde barındırmaktadır. Bu da öykülerinin filme çekilmesini kolaylaştırır.
Ayrıntılar önemlidir Osman Şahin’in öykülerinde. Öykü kahramanlarının fiziksel görünümleri kadar giysilerindeki ve bulundukları mekandaki ayrıntılar öyküyü adeta fotoğraflaştırken aynı zamanda onlara inandırıcılık, sahicilik katar.
Yılmaz Güney şöyle söyler Osman Şahin’e:
“Babam, senin canlı bir gözlem gücün var. Çok iyi detay veriyorsun.O kadar ki, kamerayı elime alıp senaryoya, yazılı bir metne gerek görmeden çekeceğim geliyor.”
Anlatım özelliklerinin yanı sıra az önce de sözünü ettiğim gibi Osman Şahin’in öykü konuları da sinemalaştırılmaya yatkındır. Bunlar yaşamın içinden gelen, çoğu, yazarın bire bir tanık olduğu, ya da birinci ağızdan dinlediği olaylardır. Talat Halman onun öyküleri için şöyle demektedir: “Çoğu zaman birkaç akıllıca fırça darbesiyle, kırsal yörelerdeki korkunç yoksulluğun dramını yansıtır ve o bölgelerde yaşama savaşı veren erkek ve kadınların onurunu gözler önüne serer.” Gerçekten de öykülerinde Anadolu’nun ıssız köşelerinde yaşayan insanlarımızın sorunlarını dile getirir.
Osman Şahin, taşıdığı Yörük kültürünün üzerine Dicle Köy Enstitüsünde okuduğu yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu kültürüyle tanışır ve Kürt anlatıcıları dengbenj’lerin hikayelerini öğrenir. Ardından Siverek’e bağlı, Fırat nehri kıyısındaki bir köye öğretmen olarak atanır ve çok zor koşullarda görev yapar. Bu yıllarda o yöre halkının özelliklerini, kültürünü öğrenmiş, yaşadığı ilginç olayları belleğinde saklamıştır.Gün gelip onlar yazıya dökülünceye dek...
Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne geldiğinde adeta bir kültür şoku yaşar.Yazar, giderek kabuğunu kırmakta, bilgi ve görgüsünü arttırmaktadır. Ardından Malatya Lisesi öğretmenliği gelir. Bir yandan görevini sürdürürken bir yandan Malatya’ya bağlı 22 köyde, ayrıca Tunceli, Maraş ve Elazığ’ın köylerinde geniş bir araştırma yapar.Bulmacalar derler. Bunları “SU KURUSU” adlı kitapta toplar. Bu araştırma ona yöre halkıyla kaynaşma, onları yakından tanıma olanağı sağlar. Bir yandan da köylülerden dinlediği hikayeler birikir dağarcığında. Osman Şahin bakın bu konuda şunları söylemektedir.
“Kırsal kesim, köylü kesim deyip geçmemeli: Dünya insanlığının malı sayılan destanları, masalları, folkloru, ağıtları, ilkin yalın biçimde onlar yaratmışlar, sonra da insanlığın ortak belleği görevini üstlenerek kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Ayrıca, çağdaş bir yazarın ulaşabileceği zengin anlatı düzeyleri vardır halk edebiyatında. Onlar, yoğunlaştırılmış eylemleri, yaşama biçimlerini binlerce yıldan beri süzerek günümüze katılabilmeyi başarmışlardır. Bugün modern sanatın kullandığı imgeler ve simgeler, halk sanatından seçkinlerce alınmış imgeler ve simgelerdir. Onların yarattıkları kültürleri daha gerçekçi, yalın ve canlı bulunduğumu söylemeliyim.”
Bir öykücü için bulunmaz bir kaynaktır bunlar.Oysa Osman Şahin henüz o dönemde sadece okumakla yetinmektedir. Gerek yerli gerek yabancı pek çok yazarın kitaplarına gömülmektedir.Onu yazmak için yüreklendirenler ise Mahmut Makal’ın ‘Bizim Köy’ü, Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’i, Orhan Kemal’in, “Babaevi, Avare Yıllar, Cemile’si, Kemal Tahir’in ‘Köyün Kamburu’, gibi eserlerdir.Onları kendisine yakın bulur.
Böylesine bir birikimin sonucu 1970 yılında TRT Öykü Büyük Ödülü’nü kazanan ve Cumhuriyet’in Kültür Sanat ekinde yayımlanan “Kırmızı Yel” adlı öyküyle Edebiyat dünyasına adım atar. Bu öykü daha sonra ADAK adıyla film olacaktır.
Bu, Osman Şahin’in ilk filmi değildir aslında.İlk filmi 1973 yılında Feyzi Tuna’nın çektiği KIZGIN TOPRAK’ta Fatma Girik ve Tamer Yiğit oynamıştır.”Musalim ile Kuşde” adlı öyküden yola çıkan bu filmde Şirvan (Tamer Yiğit) ile Sultan (Fatma Girik) çiftinin hikayesi anlatılmaktadır. Bu filmdeki başarısıyla Fatma Girik Taşkent Film Festivalinde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almıştır.Ayrıca film, THE GRAVE adıyla 8 ayrı ülkeye pazarlanmıştır.
1977’ de Korhan Yurtsever tarafından aynı adlı öyküden çekilen FIRAT’IN CİNLERİ filminde Aytaç Arman ve Betül Aşçıoğlu oynamıştır. Bu film 1978, 15. Altın Portakal Film Festivalinde en iyi 3. Film ve en iyi müzik ödüllerini almıştır. Ayrıca San Remo Film Festivali' nde Jüri Özel Ödülü, Bulgaristan Varna Film Festivali’nde En İyi Yabancı Film Ödülü almıştır 1979 ve 1980 de Amerika' da Şikago, İran' da Tahran, İspanya'da San Sebastian, Portekiz' de Fuguera Da Foz, Hollanda' da Rotterdam, Rusya’ da Taşkent, Almanya’da Berlin Film Festivallerinde yarışıp ödüller almıştır Fransa'da George Sedoul Ödülü’ne aday gösterilmiştir
1978 Yılında “Fareler” adlı öyküden yola çıkılan “ KİBAR FEYZO” filmini Atıf Yılmaz çekmiştir.Kemal Sunal, Şener Şen,İlyas Salman ve Müjde Ar oynamışlardır. Film Moskova Film şenliğine katılmıştır.
1982 Yılında “Ağız İçinde Dil Gibi” adlı öykü, TOMRUK adıyla Şerif Gören tarafından çevrilmiştir. Kadir İnanır ve Serpil Çakmaklı rol almışlardır. İnsanın kendisi ve doğayla savaşını anlatan bu film 1983 yılında Antalya Film Festivalinde “En İyi Görüntü ve En İyi Üçüncü Film” ödüllerini almıştır.
1983’de Osman Şahin’in film öyküsünü yazdığı DERMAN filmini Şerif Gören çekmiştir. Hülya Koçyiğit, Tarık Akan,Nur Sürer ve Talat Bulut’un oynadığı bu film toplam on ödül almıştır. 1983 Yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Hülya Koçyiğit’e en iyi kadın oyuncu ödülü, Yeni Türkü grubuna en iyi müzik, Talat Bulut’a en iyi yardımcı erkek oyuncu, filme en iyi “ikinci film” ödüllerini kazandırmıştır.Talat Bulut bu filmdeki rolüyle Karlovari Film Festivali’nde en iyi erkek karakter oyuncu ödülünü almıştır. Yönetmen Şerif Gören, Şam Arap Ülkeleri Altın Kılıç ödülünü, İspanya’da Bastin ödülünü ve aynı yıl Kültür Bakanlığı ödüllerini kazanmıştır.
1984 yılında “Beyaz Öküz” adlı öyküsünden çekilen AYNA adlı filmi Erden Kıral yönetmiş, Nur Sürer ve Suavi Eren oynamıştır. Bu film, Korsika'nın Bastia kentinde yapılan III. Akdeniz Kültürleri Film Şenliği'nde Basın-Eleştiri Ödülü, Uluslararası Sinema Günleri Altın Lale Yarışması'nda mansiyon ve Portekiz'de Figueria da Foz Film Şenliği'nde büyük ödülü kazanmıştır.
Aynı yıl Şerif Gören’in çektiği FİRAR adlı filmde Hülya Koçyiğit ve Talat Bulut oynamıştır.
1985’de “Kör Gülüşan” adlı öyküden çekilen GÜLÜŞAN filmini Bilge Olgaç yönetmiş,Halil Ergün,Yaprak Özdemiroğlu, Meral Orhansay oynamışlardır.
Aynı yıl çekilen KAN filmi “Kanın Masalı” adlı öyküden yola çıkmıştır. Şerif Gören’in yönettiği,Tarık Akan, Serpil Çakmaklı ve Hakan Balamir’in oynadığı film 1986’da Kültür Bakanlığı Başarı Ödülünü kazanmıştır.
Yine 1985’de KERİZ adlı film “Piro ile Zalha” adlı öyküden yola çıkarak çekilmiştir. Kartal Tibet’in yönettiği filmde Kemal Sunal, Perihan Savaş oynamıştır.
Aynı yıl “Acenta Mirza” ve “Reşim” öykülerinden senaryolaştırılan ZÜĞÜRT AĞA filmi Nesli Çölgeçen tarafından yönetilmiştir. Şener Şen, Füsun Demirel, Erdal Özyağcılar oynamıştır. Bu film Türk sinemasının unutulmazları arasındadır.
Yine aynı yıl çekilen KURBAĞALAR adlı filmin senaryosunu Osman Şahin yazmıştır. Şerif Gören’in yönettiği filmde Hülya Koçyiğit ve Talat Bulut oynamıştır.
1986 Yılında senaryosunu kendisinin yazdığı SU adlı filmi Erdoğan Kar yönetmiştir,Perihan Savaş ve Talat Bulut oynamıştır.
1987’de yine Osman Şahin’in senaryosunu yazdığı İPEKÇE adlı filmi Bilge Ortaç çekmiş,Perihan Savaş ve Berhan Şimşek oynamışlardır.
Aynı yıl “Irgat Erleri” adlı öyküden yola çıkılan ZİNCİR filmini Korhan Yurtsever yönetmiştir. Halil Ergün ve Betül Aşçıoğlu oynamışlardır.
1988 Yılında Bilge Olgaç’ın yönettiği, Berhan Şimşek ve Erdal Özyağcılar’ın oynadığı GÖMLEK filmi çekilmiştir.
Aynı yıl “Son Cirit” adlı öyküden DÖNÜŞ filmini Faruk Turgut yönetmiştir.Oyuncular: Tarık Akan, Nur Sürer ve Yaman Okay’dır.
1990’da “Kavcı” adlı öyküden yola çıkan AŞKIN KESİŞME NOKTASI filmini Bilge Olgaç yönetmiştir.Berhan Şimşek ve Serpil Çakmaklı oynamıştır.
1992 Yılında KURŞUN ADRES SORMAZ filmi “Ocağına Düşmek” adlı öyküden yola çıkılarak Bilge Olgaç’ın yönettiği filmde Aytaç Arman, Halil Ergün oynamıştır.
1995’de senaryosunu Osman Şahin’in yazdığı ZİLLER adlı filmi Eser Zorlu yönetmiş, Meral Oğuz ve Altan Gördüm oynamıştır.
1997’de yine senaryosunu Şahin’in yazdığı AVCI adlı film Erden Kıral tarafından yönetilmiş, Ahmet Uğurlu, Fikret Kuşkan ve Jale Arıkan rol almışlardır.
2008 de son filmi “Üzüm Bağları” adlı öyküsünden yola çıkılan YAĞMURDAN SONRA filmidir.Görkem Turgut’un yönettiği filmde Turan Özdemir, Nilgün Belgün ve Pelin Batu oynamaktadır.
Bütün bu filmler 1999 yılında, 36. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde, sinemamıza yaptığı katkılardan ötürü Osman Şahin’e “Yaşam Boyu Altın Portakal Onur” ödülünü kazandırmıştır.
Böylesine üretken bir öykücü olan Osman Şahin’i anlatmak kolay değil.Kendisine uzun yıllar daha nice başarılar, ödüller diyoruz.
AVCI, 1997, Erden Kıral Ünlü yazar Osman Şahin'in senaryosunu yazdığı "Avcı", Akira Kurosawa'nın bir Japon klasiğinden uyarladığı "Raşomon"un, Anadolu versiyonu olarak nitelendirilebilir. Filmin geçtiği mekan, kişilikler, konu ve temalar aynı. Bir başka ilginç benzerlik her iki filmin de yönetmelerinin tutumunda. Kurosawa'nýn "Ran"da çok belirgin olduðu gibi bir Shakespeare yapıtını (Kral Lear) `Japonlaştırması gibi, Erden Kıral da sanki bir Japon yapıtını `Anadolululaştırıyor'.Milliyet Sanat, 1998




DÖNÜŞ, 1988, Faruk Turgut
Osman Şahin'in "Son Cirit" adlı öyküsünden...
Eski sözlüsünün kocasını öldüren bir çobanla, bir kan davasının öyküsü.
GÜLÜŞAN, 1988, Bilge Olgaçİki eşli köylü Mestan (Halil Ergün), çocuksuz mutsuz bir yaşam sürmektedir. Çocuk özlemi içinde yanıp tutuşan Mestan, yolunun üzerinde kuzusuyla oynayan güzel bir kız görür. Bu, Gülüşan' dır (Yaprak Özdemiroğlu). Mestan, dayanamaz. Gülüşan' ı kaçırır. Ne var ki, değirmenci Mestan onu eve getirdikten sonra, Gülüşan' ın kör olduğunu fark eder. Ama kızın kör oluşu, önceleri onu şaşkınlığa sürüklese de, sonraları giderek etkilenir. Böylece Mestan' ın Gülüşan' a ilgi duyması, diğer iki karısını kıskandırır.





Filmin basın tanıtımından bir kare Talat Bulut, Erdoğan Kar, Perihan Savaş, Osman Şahin

ZİNCİR, 1987, Korhan Yurtsever
(Osman Şahin'in "Irgat Erleri"yle, Korhan Yurtsever'in "Zincir" adlı özgün hikayesinden)
Elif (Betül Aşçıoğlu) ile Zülfo (Halil Ergün), büyük bir kentteki bir lunaparkta karı-koca çalışıp gece bekçiliği ve temizlik işçiliği yapmaktadırlar. Kente göçmeden önce, Çukurova'da ırgatlık yaparlarken küçük kızlarını bir yangın sonucu yitirmişlerdir. Bu acı olayı unutamayan Elif, genç yaşta şizofren olur.

KERİZ, 1985, KARTAL TİBET




Hayat kadını olarak izbe ve havasız yerde çalışmasından ötürü verem hastalığına yakalanan ve doktorlar tarafından havası güzel bir köye yerleşmesi tavsiye edilmesi üzerene geldiği köyde geçmişinden haberi olmayan köylülerle yaşamaya başlayan bir hayat kadınının dramı...

"... Kentli aydın erkek, kaçacak kadar bunalmış, kendini tecrit etmiş. Kırsal kesimde sıkılan genç kadın ise, daha farklı ve büyük dünyaya gitme çabasında. Birinin kaçtığı yer, öbürünün özlediği yer. Dünyayı yaşanılır halde tutmayı özendiren bu filmde yönetmen Olgaç, insanlar arasında dostluğun ancak sevgiyle var olabileceğini söylüyor.



Feyzi Tuna'nınYeşilçam'da benzerine çok az rastlanan final ile birleştirilen açılış kurgusu, seyirciye son dakikada hikayeye dahil olduğu hissini vermektedir. Büyük bir resim karesi içerisinde tek bir kuru ağacın kaldığı alabildiğine çorak toprakta Fatma Girik kendi mezarını kazmaktadır. Kazmayı toprağa her vuruşunda silah sesleriyle irkilir ve nihayetinde uzaklarda tek bir atlı gözükür... 
Copyright by Osman Sahin. All rights reserved.
Bütün yayın hakları ve fotoğraflar Osman Şahin'e aittir.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Webdesign by Buket Sahin
OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman