OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman
YÜRÜDÜĞÜM İZLER...
Adam Öykü Dergisi, 1999
Dört yanı sarp aşılmaz dağlarla tıkanmış, dünyadan yalıtlanmış, ıssız ortamların ağırlaştırdığı Toroslarda’daki köyümde, yarı pagan, Müslüman-Şaman karışımı göçebe kültürlerin harman olduğu ortamlarda geçti çocukluğum. Okuma yazma bilenimiz pek az olmasına karşın, bizler, Dedemkorkut’u, Hz.Ali cenklerini, Zaloğlu Rüstem’i, Sürmeli Bey’i, Yunus Emre’yi, Nasreddin Hoca fıkralarını, Köroğlu’nu, Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı, Dadaloğlu’nu, ağıtları, yakımları henüz çocuk yaşımızda ezbere bilir söylerdik. Her evin, her obanın, köyün, yaşlı kadınlarla erkeklerden oluşan canlı birkaç anlatıcısi olurdu. Bunlar köylerin, obaların, soylarının geçmişlerini, tarihini, maceralarını ezbere bilen, canlı birer sözcük müzeleri, bellek depoları ve anlatı kasalarıydılar.
Kendi ailemin de anlatıcıları vardı ve ben, yüz elli yıl öncesine dek aile büyüklerimin nerelerden geldiklerini, aşklarını, kavgalarını çocuk yaşımda ezbere bilirdim.
Anlatıcı söze başlamadan önce, anlatacağı destanı, masalı, öyküyü, daha önce kimden duymuşsa, onun adını anar: “Ben bu masalı vaktiyle filan kimseden duymuştum, oda, vaktiyle filandan duymuş” gibisinden bir giriş yaptıktan sonra başlardı anlatısına. Bilinen konular tekrar tekrar anlatıldığından, konuyu ilginç kılmak için bazen değişir, bambaşka vurgulamalar yaparak olayı sıcak tutardı.
Anlatıcı böylece geçmişi doğrular, geleceği yüreklendirirken, sürekli “söz akıttığı,nefes tükettiği için”, kimse sözünü kesemezdi. Kesmeye kalkanlar, “sözün suyun akışı kesilmez” denilerek susturulurdu. Söz kutsaldı, kutsal olanı da dinlemek,bilmek gerekirdi. “Söz” büyüydü, “söz” insanın “kan”ı yerine geçerdi, “söz” kişinin kimliği, mühürü, yurdu demekti. Yalan söyleyen kişi, ilkönce kendi kanını, sonra da, kendi toplumunu kirletirdi. Bu yüzden, “sözünde durmak”, “verdiği sözü yerine getirmek”, “çok konuşarak sözü boşa harcamak”, “az konuşup öz konuşmak” başlı başına bir erdemdi.
Böylesi ortamlar, bizim ora insanında sürekli bir konuşma, anlatma isteği yaratır, yaratmıştır. Buna, insanın duyduğu bir öyküyü, bir başkasına anlatma isteği de diyebilirsiniz. İnsan, dinlediğini bir başkasına anlattığı zaman, anlattığı konuyu asla unutmadığı gibi, belleği güçlenir, apayrı bir zenginlik kazanır.
Bu tür alışkanlıklar, okumadan yazmadan yoksun olan kapalı toplumlarda, okuma yazma yerine geçer. Hele hele anlatıcılar, öykülerini, dinleyenlerin iyi bildiği yöre coğrafyasına göre anlatmışsa ki-genellikle hep böyle olur- o zaman dinleyiciler, anlatılan öyküyü kesinkes unutmayacaktır. Örneğin, çocukluğumda , ailemizin yaşlı anlatıcılarından “biyana” –ikinci anam anlamına- Dedemkorkut’u anlatırken, Deli Dumrul’u köyümüzün ürkünç ormanı Güroluk’ta yaşarmış gibi, Tepegöz’ü de Darboğaz geçitinde oturmuş gibi anlatırdı ki, biz o yaşımızda korkumuzdan asla oralara tek başımıza gidemezdik. Öyküler, destanlar, masallar böylece kendi belleğimize kazanmış gibi yerleşir, görsel bir bellek zenginliği katardı bizlere.
Ayrıca köyümüzde, seferberlikte şehit düşen yüze yakın insanın ağıtlarını yakan bunun için de “Kara Havva, Kara Hapa” adlarında ağıtçı soydan gelen insanlar, aileler vardı. Onlar da her şeyi “ağıt” larıyla anlatırlardı.
Deminden beri sözünü ettiğim bu “ sözlü halk anlatım geleneği” nin çağımız edebiyatındaki en büyük temsilcisi Yaşar Kemal’dir. Ben de, karınca kararınca bu damarın son temsilcilerinden sayıyorum kendimi. Okuma yazma oranının artması, TV, Radyo, Sinema-video, Gazete gibi kitle iletişim araçlarının çoğalmasıyla bu geleneğin zincirleri birer birer koptu, dağıldı, yok oldu. Okumayı, yazmayı toplum olarak sevmediğimizden olacak, okuma yazma bilenlerimiz bildiklerini yazıya geçirmekten kaçındılar, günlük bile tutmadılar. Oysa yalnızca 16.yüzyıl Almanya’sında tutulan günlüklerin düzenlenmesi için ‘8’ araştırmacının ‘4’ yıl çalıştıklarını, Fakir Baykurt ağabeyin ağzından duymuştum.
Dicle Köy Enstitüsü’ne girdiğim zaman, halk anlatım geleneğinden gelen yüzlerce doğulu ve güneydoğulu arkadaşla tanıştım. Kürt ‘dengbejleri’nin anlatılarını ilk kez orada, sınıf arkadaşım Kulp’lu Ramazan’dan duyduğumu anımsıyorum.
Köy Enstitüleri’nin, öğrencilerine iyi bir okuma yazma alışkanlığı kazandırdığını burada yinelememe gerek yok sanırım. Enstitü’yü bitirip de,Siverek’e bağlı,Fırat nehri kenarındaki aşiret köyüne öğretmen olarak atandığımda bavulum kitap doluydu. Ne ki köyde kimse Türkçe bilmiyordu. Okul, yol, karatahta, sıra,tebeşir, kağıt, hiçbir şey yoktu.Rahmetli Halil Bucak Ağa’nın iki pencereli, nehire bakan tek odalı evinde, yere serilmiş nakışlı keçelerin üstünde bir yıl öğrencilerime Türkçe öğrettim. Gündüzleri çocuklarla, geceleri de Ağa’nın konuklarıyla dolar taşardı ev.Orada duyup dinlediklerim, görüp yaşadıklarımın yoğunluğu 18 yaş aklımın alacağı cinsten değildi. Herkes silahlıydı. Bir şişe zeytinyağımı, silahlarını yağlamak için azar azar alıp bitirdiklerini anımsarım.Yedi sekiz yaşındaki öğrencilerimin bazıları da tabancalarıyla gelir giderlerdi. Komşu Nisipin köyünün çocukları da okula gelir giderken, yolları büyükçe bir mezarlıktan geçerdi. Çocuklar birkaç gün gelmeyince araştırmaya başladım. Çocuklarının okumalarını istemeyen yobazlar,mezarlığı yeşil bayraklarla donatmışlardı.Sonra da çocuklara, okula mezarlıktan geçerseniz çarpılırsınız demişlerdi. Fırat nehri taşar, insan ölüleri getirirdi. Jandarma olmadığından, ölülerin tutanaklarını tutmak zorunda kalırdım. Selin içinde davul gibi şişmiş, bozulmuş, adlarını sanlarını bilmediğim ölülerin tutanaklarını tutmaya çalışan 18’indeki bir gencin ruhsal durumunu düşünün….
Geceleri lambanın ışığında Yaşar Kemal’in “İnce Memed’ romanını okurken, romanın sayfaları arasından çıkmış gelmişler gibi karşımda Eşkiya Bekiro ile Eşkiya Hüso’yu gördüm. Onların ikisi de yörelerin İnce Memed’leri sayılırlardı.O zaman Siverek yöresinde 200’den fazla firari eşkıya dolaşırdı. Köylüler, bu eşkıyaların öykülerini en ufak ayrıntısına kadar anlatırdı. Bunlardan beni en çok etkileyeni, 42 kişiyi öldürdükten sonra dünyanın en korkak köylüsü tarafından boğazı sıkılarak öldürülen eşkiya Ramazanı Halil olmuştur.
Acımasız kan davaları sürüyordu. (Fırat’ın Sırtındaki Kan-Bucaklar adlı belgesel romanımda anlattığım konu) O güne değin kadın bedenini yakından tanımayan beni, doğurmakta güçlük çeken yoksul bir maraba kadınının doğumuna-belki yardımım olur diye –çağırmaları…Sonra da boşanan doğum kanı ile doğum suyunu görünce fırlayıp kaçmam…Eşkıya Bekiro ile Eşkıya Hüso’nun fırtınalı gecelerde teklifsizce odama girip yatmaları…Herheri çayı ile Zengaçür çayı taştığı için, maaş almaya yılda ancak iki kez Siverek’e gidebildiğimi, bu gitmelerin birinde, çevresine sukabakları bağlanmış kazanla azgın sel sularını geçebildiğimi… yazdim.
Fırat’ın kenarından Ankara Gazi Eğitim’e girdiğim ilk birkaç gün, kendimi tarihin 200 yıl gerisinden gelmiş biri sandım. Gazi Eğitim’den sonra Malatya Lisesi’ndeki öğretmenliğim sırasında, Malatya’ya bağlı 22 köyü içine alan geniş kapsamlı “halkbilim çalışmaları” yaptım. Her yaştan insanla kolay diyaloğa girebilmem, canlı birer kütüphane saydığım yaşlı köylülerle konuşmalarım kolay vazgeçemediğim tutkularım arasındadır. Bu çalışmalarım sırasında derleyebildiğim bilmecelerin sayısı 1654’ü geçer.
Fırat yöresinde görüp yaşadıklarımın ruhsal durumum üzerinde yaptığı ağır baskıdan bir an önce kurtulmak için, kendime yakın bulduğum dostlara anlatmak isteği vardı içimde. Sonra yazmaya başladım. Ama işin gerçeğini söylemek gerekirse, beni yazmaya asıl motive eden, beni ateşleyip hareketlendiren asıl güç, büyük kentlere gelince, yani, ‘farkı fark edince’, içinden çıktığım kırsal kesim insanlarının, gerçeklerinin hor görülmesi, köklü kültürlere sahip olmalarına karşın, onların kültürlerinin önemsiz ve yok sayılması olmuştur. Bu düşünce, zaman içinde, derin sınıfsal öfkeler yaratmış, toplumcu gerçekçi bir çizgiye yönelmeme neden olmuştur.

Dünya yazarlarından Anton Çehov, William Faulknev, James Joyce, Dostoyevski, Samuel Beckett ve Erskine Caldwell de bir zamanlar buna benzer öfkeler duymuşlardır. Bu yazarlar, kentsoylu yazarlar, seçkinler tarafından önceleri kabul görmemişler, konuları nedeni ile horlanmışlar, eleştirilmişlerdir.
İnsan yazmaya kara verince, kendine yakın olanını arar. Beni yazmaya yüreklendiren yazarların başında, Mahmut Makal’ın ‘Bizim Köy’ü, Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’i, Orhan Kemal’in, “Babaevi, Avare Yıllar, Cemile’si, Kemal Tahir’in ‘Köyün Kamburu’, doğup büyüdüğüm Toroslar’daki acımasız, sert doğa koşullarına benzediği için beni derinden etkileyen Jack London’un Yaşamak Hırsı,Vahşetin Çağrısı, Ateş Yakmak adlı yapıtları, yine kendime yakın bulduğum John Steinbeck’in “Bilinmeyen Bir Tanrıya’, ‘Fareler ve İnsanlar’ , Panait Istrati ile Erskin Caldwell’in yapıtları vardır.
Yazarlığımın ortalarına doğru, Tolstoy, Anton Çehov, Dostoyevski, Maksim Gorki, Jorge Amado, Mihail Şolohov , William Faulkner, Franz Kafka, Nikos Kazancakis, Cengiz Aytmatov, Virginia Woolf, Doris Lessing, John Steinbeck ve birçoklarını sayabilirim. Kendi yazarlarımızdan ise, Sabahattin Ali, Sait Faik, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Oktay Akbal, Talip Apaydın ve Bekir Yıldız’ı söyleyebilirim.

Kırsal kesim, köylü kesim deyip geçmemeli: Dünya insanlığının malı sayılan destanları, masalları, folkloru, ağıtları, ilkin yalın biçimde onlar yaratmışlar, sonra da insanlığın ortak belleği görevini üstlenerek kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Ayrıca, çağdaş bir yazarın ulaşabileceği zengin anlatı düzeyleri vardır halk edebiyatında. Onlar, yoğunlaştırılmış eylemleri, yaşama biçimlerini binlerce yıldan beri süzerek günümüze katılabilmeyi başarmışlardır.Bugün modern sanatın kullandığı imgeler ve simgeler, halk sanatından seçkinlerce alınmış imgeler ve simgelerdir. Onların yarattıkları kültürleri daha gerçekçi, yalın ve canlı bulunduğumu söylemeliyim.
Yazar, halk anlatım geleneğinden yararlanırken, kayıt edici, yineleyici, aktarıcı olmaktan ısrarla kaçınmalıdır. Dün ile bugünün bilincine kendi yaratıcı sezgilerini de katarak, yapıtlarını evrensel boyutlara ulaştırabilmenin yollarını aramalıdır.Kendi kültürüne, kendi insanına dayanmayan bir sanat yapıtının havada kalacağına inanıyorum.Sözün burasında Nazım Hikmeti’in şu dizelerini yinelememde yarar var sanırım:
Boşlukta çürür kelam,
Topraktan gelmemişse
Toprağa dalmamışsa
Kökünü salmamışsa
Öykücülüğüm ilk yıllarında hani konuları yazacağım kaygısı, vurucu olma kaygısı biraz ağır basardı bende.Öyküleme yeteneğimi geliştirdikçe bu tavrımın yanlışlığından kaçındım.Öz ve biçim ilişkisinin yanı sıra dili, anlatımı nasıl kullanacağım, nasıl öyküleyeceğim, yerel konulardan evrensel boyutlara nasıl ulaşabileceğim gibi kaygılar yüzünden, öykü sanatının asıl sorunları iyice ne çıktı bende.
Bugün bu iz üzerindeyim…
Copyright by Osman Sahin. All rights reserved.
Bütün yayın hakları ve fotoğraflar Osman Şahin'e aittir.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Webdesign by Buket Sahin
OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman