OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman
Yazarın KUŞADASI / 6 EYLÜL 2007 konuşma notları...
Saygıdeğer konuklar, sanatçı dostlarım ..Açık oturumumuza hoş geldiniz,onurlar getirdiniz.
Bir genelleme yaparak konuşmama başlamak istiyorum.
Dostlarım, insanlık tarihi, haksızlıklar tarihidir, düzensizlikler tarihidir. Tarih sahnesinde bu durum ara sıra düzelir gibi olmuşsa da, haksızlık ve düzensizlik hep süregelmiştir. Günümüzde de sürmektedir. Bu haksız düzen gökten, Tanrıdan inmemiştir başımıza. Bu düzensizlik insan aklından çıkmıştır. İnsanlar yaratmışlardır bu haksızlığı.
İki ayağı üzerinde durmaya çalışan hayvanı, insana dönüştüren, kültürün ve uygarlığın asıl temelini oluşturan yüce insan “emeği” olmuştur. En eski Hint masallarında bile halı üstünde uçan insanlar anlatılmıştır. Bu ve buna benzer masallar, insan soyunun binlerce yıl öncesinde uçmayı düşlediğinin en iyi kanıtıdır. Emek sürecinin bu tarihi rolü, derinliğine incelenmemiş, çok yönlü olarak anlatılamamıştır. “EMEK” diye bildiğimiz, insanın soyunun büyük bir enerjisini, yani o yüce, erişilmez hammaddeyi, yine bir takım insanlar, göksel tanrıları, dini kullanarak paraya çevirmişlerdir, parayı da “emek sömürücüleri” dediğimiz bir sınıf ele geçirmiştir. Böylece ilk çağlardan beri insanlar “köle sahipleri” ve “köleler” olarak ikiye bölünmüşlerdir. İnsanların çok büyük bir bölümü bu haksızlığa karşı çıkmış, büyük umutlarla döğüşmüşlerdir. Köle sahipleri de bu durumlarını korumak için çalışmışlardır. Binlerce yıldan beri insanlar bunun için öldürülmüşlerdir. Tarih boyunca hep ‘haklı olmak’, ya da ‘haksız olmak’ ikilemi arasında gitmişler, gelmişlerdir. Bir halk sözümüz şöyle diyor; “Kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak...” Bu sav söz boşuna ortaya çıkmamıştır. Çöp çöp iken hak peşinde koşarken, insanlar ne diye koşmasınlar ki ..?
Böylesine karmaşık bir dünyada doğan, büyüyen, evlenen,, sonra ekmek kazanmak için yollara düşen milyonlarca insan, oldum olası biz sanatçıların en temel sorunu olagelmiştir. Daha doğrusu halk bu kargaşa içinde kendi sanatını, kendi sanatçısını yaratmıştır. Bu yüzdendir ki sanat her zaman insana aittir. İnsansız bir sanat düşünülemez.
Günümüzde insanlar, dünyaya ellerinden alınamaz olan bazı temel haklar için doğarlar. Bunlar, yaşamak hakkı, beslenme hakkı, konut edinme hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, tutsak edilmeme, işkence edilmeme, aşağı ve hor görülmeme hakkı, gezi hakkı, okuma, eğlenme hakkı gibi... Tarih boyunca süregelen “kısa çöplerin, uzun çöplere, zorla kabul ettirdiği” en temel haklardır bunlar.
Çağımız insanının olmazsa olmaz denilen bu temel haklardan yalnızca bir tanesi eksik olduğunda, yaşam zincirlerinin halkaları kopmaya başlar. Ve orada insanlık onuru çiğnenmiş olur.
Gerçekçi edebiyatımızın büyük ustalarından Orhan Kemal, yıllar önce kendisiyle yapılan bir soruşturmaya verdiği yanıtta; “Ben yaşadığımı yazdım.” demiştir. Peki nedir yaşamak? Yaşamak, yalnızca soluk alıp vermek midir? Elbette ki hayır. Yaşamak, insan soyunun daha iyi, daha rahat bir yaşama, daha gelişmiş bir topluma, daha yüksek bir gelire, ekonomiye ve kültüre ulaşabilmesi uğruna verdiği mücadelelerin toplamıdır. Bu mücadele içinde insan hem kendisinin, hem insan soyunun yetersizlikleri ile yüzleşir. Bir yandan doğa güçleri, diğer yandan hem cinsleri ile savaşır. Umutlarını, umutsuzluklarını yaşar. İnsanlığın gelişmesine engel olan dinsel doğmalar, bürokrasi, savaş, kıtlık, büyük savrulmalar, göçler gibi alt-üst oluşlar sırasında verdiği mücadelelerin toplamıdır yaşam. Sanat çabasını doğan işte bu yaşamın kendisidir. On bin, beş bin yıl öncesinin mağara duvarlarına, insan atalarının avladıkları ya da avlamayı düşündükleri dağ keçilerinin, geyiklerin, balığın resmini çizmeleri örnektir buna. Ayrıca İvriz kayalıklarındaki Hitit kabartması da örnektir buna. Hitit tanrısı bir elinde buğday başağı, bir elinde üzüm salkımı ile görülür o kabartmada. Yine Ege bölgemizde, antik dönemden kalma devasa bir mermer kayalığın yüzüne özenle işlenmiş, kılıçlı, zırhlı, kalkanlı bir Romalı askerin buğday başağını koruması anlatılır.
Buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz.
Kendi halkının etinden kemiğinden olan, halkının acılarını, hasretlerini bilen Orhan Kemal gibi gerçekçi yazarlar, bu tür edebi gözlemlerini değerlendirirlerken yaşamın bu temel kuralını ölçüt almışlardır kendilerine. Önce kendi ülkesinde yaşanan olayların yakıcı izleri üstünde yürümüşlerdir. Yapıtlarını bu yakıcı izlerin peşinden giderek kurmuşlardır.
Sanat ile yaşamın ilişkisinden söz ederken, bundan, bir sanat yapıtında yansıtılanlarla, bunun yansıtılış biçimi arasındaki birlikten söz etmeyi anlıyoruz. Sanatın özü kanımca budur.
Yazarlığı, özellikle roman yazarlığına dünya ölçeğinde bakacak olursak, romancılar, dünya insanlığının ruhundaki karanlıkları, izbe çatlakları, derin insan psikolojisini, Freud’dan, Karl Jung’tan, Adler’den en az yüz yıl önce büyük romancı Stendahl görmüş, yazmıştır.
Günümüz Tv.lerinde hava durumundan çok Borsa, Dolar ve Euro haberleri verilir. Ben buna borsa cephesinden, günlük para savaşlarından haberler diyorum. Borsa cephesi demek, uluslar arası kumar masaları demektir. Borsalar uluslar arası para değirmenleridirler. Paralar, hisse senetleri orada alınır, orada satılır, orada öğütülürler. Bazı senetlerle paralar değerini yitirir, ufalanırken, diğer senetler, paralar, ufalanan paralarların kanı ve canı ile beslenir, semirirler. Un ufak olan, dibe vuran paralarla hisse senetleri büyüyen paraların yemi, gıdası olurlar böylece. İşte bunları, en az yüz elli yıl önce büyük romancı Balzac yazmıştır.
Günümüzün büyük kent bulvarlarında, gece gündüz Noel ağacı gibi ışıklar içinde yanan süslü vitrinleri düşünelim. Vitrinleri süsleyen plastik modellere şık giysiler giydirilmiştir. Giydirilen giysi değil, “marka”dır aslında. Ve bizler her allahın günü o markaların önünden geçeriz. Vitrindeki giysiler, cebimizdeki paraya el ederler adeta. Bizleri çağırırlar. Her etiket birer cüzdan tuzağıdır. Bu ve buna benzer vitrinlerin öyküsünü de yine büyük Balzac görmüş yazmıştır. Çağımızın ABD’li büyük romancısı John Dos Passos, üç asker, Manhattan Transfer romanlarıyla, ünlü Fransız romancısı Henri Barbüsse Ateş romanıyla, ,Alman yazarı Eric Maria Romerk, “Garp Cephesinde Yeni Birşey Yok” romanlarıyla kapitalizmin dünyayı ateşe veren savaşlarını enine boyuna yazmışlardır.
Buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Ama zamanımız kısıtlı olduğundan şimdilik bunlarla yetiniyoruz.
Kısaca özetlemek gerekiyorsa, Sanatçılar yaşadıkları çağın insanını, derin toplumsal olayları, kendi iç dünyalarına varıncaya kadar görmüşler, işlemişlerdir. Yazarlar, kendi yaralarının farkında olan insanlardır. Ve sanatlarını bu yaraların üstüne kurar, yükseltirler.
İnsanım diyen bir insan, bu derin uçurumları gördüğü zaman dünya ayağının altında sallanmaya başlar. Karanlık çukurları, derin uçurumları yarları, hiçbir kutsal kitap görüş olarak açıklayamaz, dolduramaz. Kutuplardan gelen dondurucu rüzgarı insan nefesiyle ısıtmaya benzer bu.
Çöken insan ahlakının, yaranın, büyük mülk sahibi ve toprak ağalarının, yüzyıllardan beri belli sınırlar içinde kalmış her şeyin gümbür gümbür çöktüğü, çığrından çıktığını, korkunç ihtilalleri, akla hayale gelmeyen değişikleri, her türlü insani değerlerin altüst oluşunu, dünyanın bir kasırgaya tutuştuğunu, kutsal kitaplarda sıkça sözü edilen Nuh Tufanı’nın aslında artarak devam ettiğini, katıksız, saf insan duygularının nasıl heder olduğunu oldum olası yazarla görmüşler ve yazmışlardır. Bu düzensizliğin içinde birbirine dolaşmış, çuvallar dolusu harflerin rakamların içinden, işine yarayacak harfleri yazarlar bulmuşlar, bir senteze varmışlar, yeni insan tiplerini kalemleriyle adeta canlandırmışlardır.
Bizim edebiyatımızda da fazlasıyla yazılmıştır bunlar. Sefaletlerin sürdüğü, klübelerde, mağara yaşamlarında, onların yanıbaşında yükselen sarayların, konakların, boğaziçi yalılarının içinde olan bitenleri, Allahüekber dağlarında ağır kış koşullarında karlara gömülen altmış binden fazla askerimizin şehit oluşunu, çağımızın ilk bağımsızlık savaşının destanını Nazım Hikmet, Kuvayı Milliye Destanı ile yazmış, Türkçemizden büyük bir şiir dili yaratmasını bilmiştir. Daha sonra Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Sait Faik, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt ve daha pek çok büyük yazarlarımız çıkmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın içyüzünü, Samim Kocagöz, Talip Apaydın ciltler dolusu romanlarıyla anlatmışlardır.
Çok partili sisteme geçtikten sonra, halkımızın yıllarca yazgıları olan Demirel’in, Turgut Özal’ın, Tansu Çiller’in, Tayyip Erdoğan’ın politik karakterlerini de yazarlarımız hem onlardan çok önce,enine boyuna yazmışlar, işlemişlerdir. Örneğin Aziz Nesin’in “Zübük” romanında ki Zübük karakteri ,(ki filme de alındı ve sevgili Kemal Sunal bu karakteri büyük bir başarıyla canlandırdı) Yine Yaşar Kemal’in iki dev cilt halinde yazdığı Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf romanlarında anlattığı, kapitalizmin yeni insan tipi olan Kabakçıoğlu’nun şahsında yukarıda az önce saydığım bütün başbakanların karakterleri gizlidir.
Bazı yazarlarımızın yazdıkları sözcükler, dönemin yöneticilerince, patlayıcı bir bomba gibi düşünülmüş, hapislere atılmışlardır. Sabahatin Ali gibi büyük bir yazar, başı ezilerek Istranca ormanlarına atılmıştır. Sivas’ta 1993 yılı Temmuzunda, 37 aydınımız dünyanın gözleri önünde, hem de on bin din fanatiğinin alkışları arasında yakılmıştır. Büyük bir acıdır bu.
Toroslardaki köyüm Aslanköy’de, kibritin, gazlı çakmağın olmadığı, çıra kullanıldığı dönemlerden kalma bir söz vardır. “kimseden ateş istemez; Bu söz, onurlu insanlar için söylenen bir sözdür. Yani kendi yağıyla kavrulan, kimseden ateş istemeyen, kendi işini kendisi yapan adam anlamına kullanılan bir sözdür. Ateş, insanın kendi öz enerjisidir. Ama son yirmi, yirmi beş yıldan beri öyle yazarlar çıktı ki, bunların içinde Nobel ödülü verilenlerde vardır – ateşlerini kendi ülkelerinden değil, Brüksel ve Washington’dan alıyorlar. Bu ülkeyi birbirine katıp yakmak için hem de. Başkasından alınan ateşten hayır gelmez. En iyisi ateşini sen kendin yakacaksın. Anadolu ilençlerinde yer alan “Ocağı sönesice” sözü boşuna söylenmemiştir. Ateşin olmadığı yerde mücadele ve yaşam yoktur. Bir yiğit öğüleceği zaman “Ateş gibiydi” deriz. Seferberlikte, Kurtuluş Savaşı’nda beş yüz binden fazla düşmana karşı Çılgın Türkler, yüreklerindeki kin ve ateşle koyabildiler. Ateş ve çalışkanlık Anadolu halkının öz ruhudur.
Eskiden düşman Toros geçitlerine yaklaşınca dağ doruklarına büyük ateşler yakılırdı. Ülkemizin dağ doruklarına, kale burçlarına tarih boyunca tehlikeyi haber vermek için kimbilir ne çok ateşler yakılmıştır. Halkımıza tehlikeyi haber verirlerdi, herkes silahlansın, atına binsin, mevziilere girsin, düşmanı kovsun diye. Şimdi o dağ doruklarımıza yakılan iletişim ateşlerinin yerini bir kısım Medya televizyonlarının vericileri almış durumda. Yalan üsleri diyorum ben onlara. Onlar düşman ağzıyla, düşman diliyle konuşarak ülkemizde her şeyin iyi gittiğini, “demokrasi” adına ülkemizde her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söylüyorlar.
Nazım Hikmet o güzelim şiirini boşuna yazmamıştır: “Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.” diye. Ve bugün dağlarımızda, yörelerimizde emperyalizme ve onların yerli işbirlikçilerine karşı olan öfkemizden ötürü pek çok ateşler yanıyor. Tandoğan’da, Çağlayan’da İzmir’de, Manisa’da tutuşan, yanan bu ateşlerimizi korumamız gerekiyor. Her gerçekçi yazar birer yurtseverlik ateşinin koruyucusu olmak zorundadır. Ateş bekçisi, ateş sözcüsü olmak zorundadır. Ateş haber vericileri olan yazarlarımızı, yazılarıyla yurtseverlik ateşini yüreklere taşıyan aydınlarımızı ve siz sayın izleyicilerimizi yürekten saygılarımla selamlıyorum.
Saygılarımla,
OSMAN ŞAHİN.
Copyright by Osman Sahin. All rights reserved.
Bütün yayın hakları ve fotoğraflar Osman Şahin'e aittir.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Webdesign by Buket Sahin
OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman