OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman
Basında "Osman Şahin" imzalı arşivden yazılar yakında GUNCELLENECEKTİR...!
Osman Şahin den bir ANI
“1971 de, TRT Öykü Ödülü’nü kazandığım zaman mutluluğumu paylaşmak için eve, Toros Dağları’nın zirvesindeki köyümde yaşayan anama, Aslanköy’e mektup yazmaya karar verdim. Ne anam ne de babam okuma yazma bilir, öykü ödülünü anlamazlar diye, bir yazı işinde birinci oldum, diye bildirdim. Nice sonra, anamdan söyleme, torununun kaleminden yazılma, bir defterin ortasından koparılma, sarı yaprak üzerinde bir yanıt aldım. Anam ‘Sarı Osmanım, obalardan duydum, birinci olmuşsun, hiç üzülme, inşallah ikinci de olursun, üçüncü de’ diyordu mektubunda. Canım çok sıkılmıştı, ben övgü beklerken hiç beklemediğim bir yanıt gelmişti. Yolum köye düştüğünde elma ağacının dibinde anamla sohbet ederken, lafı dönüp dolaştırıp mektuba getirdim. ‘Ana, o nasıl mektup öyle, çok üzüldüm’ deyince, ‘N’olmuş ki, ağzımdan çıkanları torun ters yazmış olmaya’ dedi. Cebimde duran sarı sayfayı çıkarıp okudum tümüyle. ‘Bunun neresi kötü ki’ diye sorunca, ‘Olur mu ikincilik, üçüncülük’ deyiverdim. Kalktı ağaçtan altı tane elma kopardı, birini tek başına, ikisini yan yana diğer üçünü de ayrı bir grup olarak koydu yere; bana dönüp, ‘Söyle bakalım Sarı Osmanım, bunlardan hangisi daha güzel, daha güçlü’ dediği an anladım Anadolu insanını. Beklentisiz, çıkarsız, kendine özgü yalın düşüncesiyle dayanışmayı, birlik olmaktan doğacak gücü anlatıyordu...”
SURİYE İZLENİMLERİ
Ekim, 2007
...Geçtiğimiz ay içerisinde, Edebiyatçılar Derneği Başkanı Gökhan Cengizhan, Osman Şahin, Fatih Atilla, Bereket Kar, Zeynep Aliye ve Meltem Arıkan'dan oluşan Türk yazarlar heyeti, Suriye’nin tarihi kenti Rakka’da düzenenlenen "Abdulselam El Uceyli Roman Festivali”ne katıldık. Çeşitli Arap ülkelerinden, Irak’tan, Mısır’dan, Libya’dan, Ürdün’den, Cezayir’den, Fas’tan gelen öykücü, romancı ve eleştirmenlerle tanıştık. Sıcak dostluklar gelişti, ağırlamalar oldu. Üç gün Rakka’da, dört gün Şam’da özel konuk olarak ağırlanıp, ilgi gördük.
Biz Türk yazarların, yazınımız üstüne yaptığımız, birbirinden farklı sunumlar geniş ilgi gördü. İlginç sorularla karşılaştık.
Yıllar önce ölen, Suriye’nin ünlü roman yazarı Abdülselam El Uceyli’nin evinde, biz Türk yazarlara verilen ziyafete, üçyüzbin nüfuslu Rakka valisi ile garnizon komutanı da katıldılar. Rakka, Fırat kenarında tarihi bir kent. Harun Reşit’in yazlık sarayının Rakka da olduğu söyleniyor.
Doğudan batıya yedi saat süren bir otobüs yolculuğundan sonra Şam’ın “Tower Oteli”ne iniyoruz. Aynı gün saat onbir de, biz Türk yazarlar heyetini Suriye Devlet Başkanı yardımcısı Dr. Necah El Atar makamında kabul ediyor. Sayın Necah El Atar, çok şık zarif bir hanımefendi. Bizleri inceliği, konuşmasıyla etkiledi. Suriye Devlet Televizyonu ile El Baas Gazetesi muhabirleri önünde bizlerle sohbet etti. Ve biz Türk yazarlar heyetine:”Değişimleri her zaman kalemler yapar. Edebiyatçılar insani kaygılar taşırlar. Çünkü edebiyatçının konusu insandır. Fikir cephesi soylu bir cephedir.Kalemin, günümüz gerçekliğinin işlenmesindeki payını ve yaşamın yüzünü değiştirebileceğine derinden inandığını” belirttikten sonra: “Gelin iki ülke yazarları,kalemlerimizi ülkelerimizin onurlanması için kullanalım!” dedi. Dr. Necah El Atar: “İki dost ve komşu ülke arasında gelişen ekonomik ve
siyasi ilişkilerin gün geçtikçe büyüdüğünü, her iki ülke arasında olması gereken düzeyde olduğunu; karşılıklı çeviri faaliyetleriyle, bu işbirliğinin tamamlamasının büyük önem kazandığını, iki ülke edebiyatının karşılıklı olarak biran önce çevrilmesi gerektiğini, Arap Yazarlar Birliği ile Türkiye Edebiyatçılar Derneği arasındaki ilişkilerin daha da pekiştirilmesinin önemini vurguladı. Edebiyatçılar Derneği Başkanı Gökhan Cengizhan da, “İki ülke edebiyatçıları arasındaki karşılıklı ziyaretler çerçevesinde genişletilen işbirliğinin, somut bir olguyla, Arap Yazarlar Birliği ile Türkiye Edebiyatçılar Derneği arasında imzalanan işbirliği protokoluyla da değer kazandığını söyledi.
Aynı gün öğleden sonra Arap ülkeleri Gazeteciler Birliği Başkanlığı tarafından kabul edildik. Karşılıklı sunumlar, konuşmalar yapıldı. Arap Gazeteciler Birliği Başkanı, yaptığı konuşmada emperyalizmin Ortadoğu halkları üstündeki kanlı emellerinden bahsetti.
ŞAM
Şam deyince, Paris’teki Louvre Müzesi müdürünün sözleri gelir aklıma: “Dünyada herkesin iki doğum yeri vardır; biri kişinin kendi doğduğu yer, diğeri de Şam’dır.
Çünkü Şam, bütün dünya kültürlerinin beşiğidir.”der.
Ne var ki, son yarım yüz yılda Şam dünyanın talihsiz şehirlerinden biri olmuştur. Arap-İsrail savaşı, Filistin Kurtuluş Örgütünü bahane ederek İsrail’in Lübnan’a saldırmasıyla, bir milyondan fazla Arap göçmen, yerini yurdunu terk ederek Şam’ın kenar mahallelerinde soluğu almış. Yıllar sonra ortalık biraz durulunca, bir milyon göçmen Lübnan’a dönmüş. Bu kez de ABD ile İngiliz emperyalizmi Irak’a saldırmış. Böylece Irak’tan bir buçuk milyon Arap, yerini yurdunu terk ederek Şam’ın varoşlarına sığınmışlar. Şam’ın nüfusu sığınmacılarla birlikte beş milyonu buluyor. Iraklı göçmenler tam bir sefalet içindeler. “Bir ulus, bir halk ancak bu kadar aşağılanabilir” diye haykıracağım geliyor. İkinci dünya savaşında, Hollanda da Nazi zulmünden kaçarak çatı katına sığınan 13-14 yaşındaki Yahudi kızı Anne Frank’ı herkes bilir. Batılılar, Anne Frank Hatıra defterinin tiyatrosunu, filmini yaptılar. Kitap pek çok yabancı dillere çevrildi. Anne Frank üstünden duygu sömürüsü yaptılar. Peki Irak, Suriye ve Filistin de yaşayan milyonlarca Anne Frank’lara ne demeli?
Şam’ı gezerken, İslam dünyasının en eski ve en büyük camisi Emevi camiini görüyoruz. Inanılmaz büyüklükte bir camii. İstanbul camileri kubbeleri ile ünlü. Emevi camiinin taş mimarisine diyecek söz yok. Emevi camiinde Hz. Hüseyin’in kellesinin gömüldüğü türbe ile ilk hava şehitlerimizin türbeleri bulunuyor. Camide kadınlarla erkekler birlikte namaz kılıyorlar. Ayrıca Abdülhamit’in yaptırdığı Hamidiye kapalı çarşısı, Beyazıt’daki kapalı çarşıya çok benziyor.
Suriye halkı çok cana yakın bir halk. Genç kızların gözlerine aşırı sürme çektikleri gözümüzden kaçmıyor. Kadın erkek, kahvelerde çay, kahve ve nargile içiyorlar. Halk, Türk olduğumuzu anlayınca gülerek ve ellerimizi sıkarak: “Şükran, Şükran!” diyorlar.
Haçlı ordularına karşı duran Selahaddin Eyyübi, halk tarafından çok seviliyor. Selahaddin Eyyübi haçlı emperyalizmine karşı duruşun bir simgesi gibi. Başında savaş tolgası, elinde kılıcı, at üstünde, görkemli bir heykeli var. Suriyeli ressam, çevirmen arkadaşımız Abdülkadir tarihi bir anısını anlatıyor bize: “Rahmetli dedem anlatırdı. Fransızlar Suriye’yi işgal edince, işgal komutanı General, at üstünde, peşinde bandosu ve askerleriyle Selahaddin Eyyübi heykelinin önüne geliyor. Halkı da topluyor çevresine. General, at üstünden, kılıcını Selahaddin Eyyübi’nin heykeline doğru kaldırarak: “Ey Selahaddin Eyyübi, dokuz yüz yıl sonra gene geldik” diye bağırıyor. Emperyalizm tarihsel belleğini asla unutmuyor. Dokuz yüz yıl, bin yıl önceki davaların peşinde koşuyor. Birden aklıma, dört yıl önce Irak’ın işgali sırasında İngilizlerin Basra’yı işgalinde, “seksen yıl sonra gene geldik” diyerek tümen bandosuyla şenlik yaptıkları geliyor. Bir de bizim ikinci cumhuriyetçilerin, Lozan’dan söz edilince, “ezberinizi bozun, ezberinizi” dedikleri geliyor aklıma.
HAKEVATİ
“Seni daha öncede dinlemiş miydim dimeşk
El Nevfara da Ebu Sadi’nin havayı biçerek
Anlattığı cenk menkibeleri
Kılıç Kalkan çocukluğum
Anter Bin Şeddan’dan Zaloğlu Rüstem’e
Biz nasıl da benzeriz birbirimize”
Gökhan Cengizhan
“Binbir Gece Masalları”nın son temsilcisi Hakevati’yi, Şam’ın en eski kahvelerinden El Nevfara da (fıskiyeli kahve) görüp dinledik. “Hake” hikaye; “Vati” anlatıcı, Hakevati “hikaye anlatan” demek oluyor.Hakevati’nin asıl adı Raşit Abo Sadi. Belinde çiçek desenli mavi kuşağı, şalvarı, zıbını, beyaz şalı, kırmızı fesiyle, kenarları oymalı, yüksek bir tahtaya oturmuş, ince bakır tel gözlüklerini burnunun üstüne düşürmüş, bir elinde kara kaplı kitabı, diğer elinde uzun kılıcı, hergün “Fıskiyeli Kahve”de insanlara hikayeler anlatıyor.Kahve halkı hem onu dinliyor, hem nargile, çay, mırra kahvesi içiyor. Hakevati’nin sesi, yüzyılların sesi, soluğu oluyor. Konuşanlar, gürültü yapanlar olursa, kılıcını masaya vurarak onları uyarıyor.
“…şair diyor ki, gün gelecek, aslanlar, kaplanlar açlıktan ölecekler. Barış gelecek. Kuzular, oğlaklar çimenler üstünde korkusuzca uyuyacaklar. Aslanlar, kaplanlar diken üstünde oturacaklar.Kapılar vurulacak, kapılar açılacak ve açılan kapılardan dünyaya barış ve sükunet gelecek…”
Dinleyenlerden gülüşenler, karışanlar oluyor. “Hey Sadi, dün hikayenin orası öyle değildi. Bugün orasını sen uydurdun” diyenlere, Abo Sadi, kılıcını kitabın sayfaları arasına ayraç gibi sokarak: “Hayır, ben uydurmadım. Burada böyle yazıyor. Kitap yanılmaz!” diyor.
Fıskiyeli Kahve, tarihi bir yapının içinde yer alıyor. Kahveyi yaşlı bir Suriyeli yönetiyor. Ak sakallı insan resimleri, eski bakır demlikler, mızraklı, kılıçlı süvari desenleri, tüllere bürünmüş sürme gözlü dansözler, ahşap işlemeli yarım ay şeklinde motifler asılmış duvarlara. Dinleyenler arasında genç kızlar, hanımlar, yerli yabancı insanlar var. Kahve, ününü biraz da Hakevati’den alıyor. O, hikayesini anlatırken, garsonlardan biri tepsiyle para topluyor. İsteyen veriyor, istemeyen vermiyor. Gönlünden ne koparsa. Toplanan paralar Hakevati’ye veriliyor sonra.
Abo Sadi hergün farklı hikayeler anlatıyor. Toplumun vicdanına sesleniyor. Çevirmen Bereket Kar’a göre, yıllar önce Suriye’de, Irak’ta, Ürdün’de, Şam’da, Bağdat’da Halep’te her kahvenin birer Hakevati’si varmış. Gelirleri olmadığı için bu geleneği bırakmak zorunda kalmışlar. Şimdilerde Arap aleminde Hakevati geleneğini bir tek Abo Sadi sürdürüyor…
“İstanbul’a davet etsek, hikayelerinizi ora kahvelerinde de anlatırmısınız?” diye soruyoruz. Hakevati: “Seve seve gelir, anlatırım” diyor. “Sekiz ayrı sesi seslendiren, ‘Hayali Zül’, yani ‘Karanlıkta Hayal’ dediğimiz Karagöz’le Hacivat’ı oynatan bir oğlum var. Bu mesleğini şimdi Ürdün’de sürdürüyor” diyor.
Başarılar dileyerek yanından ayrılıyoruz.
SÖZCÜKLER
Acıdan geçmeyen sanat olmaz. Sanat acılar üstünde yükselir. Ünlü Rus yazarı Tolstoy'a "Kardeşiniz de roman yazıyor." dediklerinde, Tolstoy'un verdiği yanıt ünlüdür: "Hayır, o roman yazamaz. Çünkü acı çekmedi."
Sanatçının yaşadığı topluma kendini kanıtlamak istemesi, çağına tanık olmak isteği, beğenilme isteği, haksızlıklar karşısındaki duruşu, tepkisi, ölüm korkusu, aşk, evlilik, sevgi gibi temel insani duygular, sanatçıların solmayan yaratıcı renkleridir.
Yazarların geceleri fazladır, gündüzleri fazladır. Okumaları, yazmaları, gözlemleri, düşünceleri fazladır. Fazla bir insandır yazar. Yurdunun ve halkının öz suyudur, etidir, kemiğidir.Yazarların anlatım aracı 'sözcükler'dir. Edebiyat her şeyden önce bir 'söz sanatı'dır. Bu yüzden yazarların başı sözcüklerle derttedir. Yazar ömrünce sözcük ayıklar, sözcüğün peşinden koşar, sözcük seçer. Sözcükler harflendirilmiş seslerdir. Yıllanmış coğrafyaların yıllanmış sesleridir. Sıradan bir sözcüğün uğramadığı ağız ve dil yoktur. Yüzyıllardan beri milyonlarca ağzın, dilin nemini, ses tonlarını taşırlar. Onları işiten kulaklar da öyle. Kısacası sözcükler, yüzyıllardan beri ağızlardan akan birer anlam çağlayanlarıdır. Bin türlü düşünceyi, öfkeyi, güzelliği, iyiliği içinde akıtan bir ses ve soluk çağlayanı...
Sözcükler, türküler, ağıtlar, şarkılarla birleşince bir anlam kazanırlar. Ve onlar aracılığıyla yarına kalırlar. Toplumların yaşadıkları kırımlara, sevinçlere tanıklık ederler.Sözcükler kullanmamıza bağlıdır. Bazen, bir yakınımızı kutlamak için, bir sevgiyi, bir yakınlığı anlatmak için kullanırız. Bazen de birilerini karalamak için kullanırız. Bu yüzden sözcükler ağzımızda bazen güneş olur, çiçek olur açarlar; bazen de ağzımızda yalan olur, insanın içini karartırlar.
Sözcüklerin giysileri yoktur. Sözcükler her zaman yalın ve çıplaktırlar. Onların giysileri, ses to n lar ı m ızd ı r, vurgulamalarımızdır. Sözcüklerin makyajı onu kullanan dile, ağıza göre değişebilir.
Yunus Emre'nin:"Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ede bir söz" dizeleri, sözün ve sözcüklerin sekiz yüzyıl önceki önemini vurguluyor. Yine eski Mısır'da, "Söz hünerlerin en zorudur." sözü de sözün önemini vurgular. Bir söz için; bazen savaşlar çıkar, kentler yıkılır, ülkeler işgal edilir, canlara kıyılır. Düşler ölür. Bir söz için; kişiler tutuklanır, hapislere atılır.
Bizler, değişimi, geriliği, ayrılığın derin acısını, insan soyunun hiç değişmeyen temel duygularını hep sözcüklerle açıklarız. Bazı sözcüklerin anlamları basit ve sığ olabilir. Bazı sözcüklerin anlamları ise tarih kadar eskidir; savaş, ölüm, aşk gibi...
Her sözcük bir doğumdur, yaşama bağlanmadır aslında. "Uygarlık sözcükle başlar." diyor ünlü ozanımız Fazıl Hüsnü Dağlarca.Söz insandır. Her sözcükte bir tohum enerjisi gizlidir. Sözcükler zamanın tutsağı olmazlar. Bazı ağıtlarda sözcüklerin boynu bükülür, harflerin gözleri yaşlanır. Zaman denilen uzayı, bizler sözcüklerle kısaltır veya uzatırız.
ABD'de yaşayan, Yunan asıllı ünlü yönetmen Costa Gavras: "Edebiyat, sinemanın anasıdır." diyor. Yani sinemanın anası, rahmi, sözcüklerdir demek istiyor.
Anadolu'da söz vermek, verdiği sözde durmak; başlı başına bir kişilik açıklamasıdır, bir kişilik kanıtıdır. Bir erdemdir. Bazen arkadaşlarımızla küseriz, onunla konuşmayarak, onu 'sözcüksüz' bırakırız. Bu yüzden Anadolu'da sözcüklerin önemini vurgulayan pek çok deyiş vardır. Şöyle: "Allah insana iki göz, iki kulak bir de dil vermiş; kişi konuşunca dünyayı iki kez görsün, iki kez duysun diye." özdeyişi bunlardan biridir.
Bebeler, konuşmaya, sözcükleri birer ikişer sökmeye başlayınca: "Dilinin ucu kaşınıyor." derler. Boynuz çıkarmaya çalışan kuzunun veya oğlağın boynuz yerlerinden kaşınması gibi.Anadolu'da ilençlerin en ağırı dil ve sözcük üstünedir: "Dilsiz kalasın." "Ağzı kör olasıca..." "Dili bozulasıca." "Kötü dilli olasıca." "Dili kuruyasıca." "Konuştuğunu kimseler anlamasın." gibi...
Birileri konuşurken, sözü kesilirse, söz kesen kimselere: "Söz sıçanı" derler.
1940 kuşağının ünlü şairlerinden Enver Gökçe'nin, "Dost Dost İlla Kavga" adlı şiir kitabındaki şu dizeler, sözü ve söz sanatını bu denli ustaca kullanan halkımız için yazılmıştır:
"Ömrü billah mektep yüzü görmedi Bu kadar nakışı nereden belledi? Killim kirt, Killim kirt, Killim kirt..."
Sevgi öykücüsü Necati Güngör
Bir öykü ustası, bir sevgi öykücüsüdür Necati Güngör. Konularının atlası geniştir. Anlatım örgüsü sık, dili sağlam ve renklidir. Şiir yüklüdür öyküleri Necati Güngör’ün.
Yazarın, “Hikâyemde Hayvan Var” adlı öykü kitabı yayımlanalı aylar oldu. Kafka’nın bazı hayvan ve böcek öykülerindeki gibi, yavaş yavaş insanlaşan, işe koşulan, emekleriyle yaşamımıza katkıda bulanan, aile bireylerinden biri haline gelen hayvanlarla, sahiplerinin örtüşen yazgıları derinlemesine veriliyor bu öykülerde.
Güngör, Malatya yöresi insanlarının kullandığı bazı deyim ve benzemeleri, öykü içinde anlamlı birer büyüteç gibi kullanıyor. Öykü dokusunu zenginleştiriyor. “Gönül indirmek”, “gözünün kuyruğuyla bakmak”, “burunlamadan yemeye başladı” gibi.
Necati Güngör’ün “Hikâyemde Hayvan Var” kitabında yer alan öykülerin tamamı, ortaöğretim okullarının okuma kitaplarında yer alabilir güzellikte.
Kitapta yer alan ilk öykü, “Damdaki Köpek”. Kadir Dayı ile karısı Sakine Hala’yı, köpekleri Gümüş’ü, Kadir Dayı’nın yanında yıllarca çalışan Ermeni şapkacı Agop Usta’yı, öyküyü okuyunca asla unutamayacaksınız.
“İnek” öyküsünde ise inekle danası anlatılıyor. Dananın adı bile insan adı taşıyor; Cumali. Dini, imanı, kıblesi para olan, her şeyin para ile satın alınabileceğini sanan varlıklı Tevfik Amca tiplemesi ile diğer tipleri, Güngör başarıyla veriyor.
Büyük dostluk
“Kan Kokusu”, öyküsünde, mezbahada kesileceğini anlayan güçlü boğa kaçar. Kesim işinde çalışan Kör Bahri, Süleyman Kalfa ve Abuzer’in uğraşları anlatılır. Bu öyküdeki değirmeni betimleyen sayfalar olağanüstü güzelliktedir.
“Kasap ile Köpek” öyküsünde Sağır Memet’in oğlu kasap Sabahattin ile kuruyemişçinin sokak köpeği ile olan dostlukları övgüye değer. Öykünün arka planında, birbiri ardına açılan süpermarketler yüzünden kasaplık mesleğinin ölmeye yüz tuttuğunu anlarız.
“Kuşlar Arkadaşımdır”, kitabın en uzun öyküsü, 36 sayfa. Bir İstanbul ve Malatya öyküsüdür bu. Sabahın erken saatlerinde Salacak’tan, Topkapı Sarayı’nın görünümünü anlatan, öykünün giriş bölümünü herkesin okumasını isterim. Kuşların arkadaşı, altmışlık Kamber’in Malatya’da başlayan anası Havva ile Kemal Süleyman’ın büyük kızı Gülendam’ın öyküleri, çağdaş bir Ferhad ile Şirin öyküsüdür.
Yazın, sinema önlerinde gazoz, çekirdek, leblebi; kışın kestane, haşlanmış nohut satarak geçimini sağlayan Kamber ile karısı Gülendam’ın alçakgönüllü, sevgiye dayalı yaşamlarının yanı sıra, terör günlerinde zengin ailelerin kenti birer ikişer terk etmeleri, onların yerine, baraj gölünün altında kalan tarlalalarının parasını hükümetten alan köylülerin gelmeleri, kentin giderek köylüleşmeye başlaması anlatılır.
Gülendam, ağır hastadır. Ölmeden önce kocasına vasiyet eder. Kamber İstanbul’a gidecektir. Gülendam’ın ölümünden sonra Kamber, varını yoğunu satar, biner otobüse.
Harem’de alır soluğu. Koca kentte tanıdığı bir tek yer, bir tek kişi yoktur. Kırk çeşmenin ortasında susuz kalmaktan farksızdır bu. O gün bu gündür Kamber, Salacak sırtlarındaki bankların üstünde yatar kalkar. Berduş görünümlüdür. Çöplüklerden torbasına topladığı yiyecek kırıntılarını sokak güvercinlerine, serçelere, kargalara verir besler onları. Bakımsız görünümünün altında sıcacık bir insan yüreği vardır Kamber’in.
Cağaloğlu öyküsü
“Sarı Kedi” öyküsünün ana mekânı Cağaloğlu’dur. Çocukluğundan beri matbaalarda dizgi operatörlüğü yapan Kasım Usta ile, sokaktan aldığı Sarı Kedi’nin dostluğu verilir. Öykünün arka planında ise, yeni matbaa makinelerinin gelmesiyle, Kasım Usta gibi kökten sürme matbaacılara yol görünmesi, emekli edilmeleri vardır. Emekli parası yetmeyince, severek evlendiği, iki çocuklu dul Zuhal ile evliliği de sona erer. Kasım Usta, Sarı Kedi’si ile başbaşa kalır.
“Üç kıl tekin olmaz, üç kıla dikkat etmek gerek; kadının saçına, erkeğin bıyığına, atın kuyruğuna dikkat etmek gerek. Aksi halde kan çıkar” sözü, eski bir Anadolu halk sözüdür. Burada, erkeğin bıyığı ile kadının saçından sonra sıranın at kuyruğuna gelmesi, feodal dönemlerde atın insan yaşamındaki önemini vurgulamaktadır.
İşte, Necati Güngör’ün “Sisyphos” öyküsünde, Arabacı Şahin’le atı Destan’ın dostluğu anlatılır. Arabacı Şahin’in kaçırarak evlendiği Sedef’i, iki yıl sonra ailesi gizlice kaçırır. Şahin’le, ağzı emzikli oğlu Baran, kulübemsi evlerinde yapayalnız kalırlar. Baran’ı bazen at arabasının üstünde, bazen komşularına bırakarak büyütmeye çalışır Arabacı Şahin. Altı yaşına gelince, Baran’ı okula yazdırır. Ne yapıp yapıp atı ile birlikte çalışacak, oğlu Baran’ı okutacaktır. Ama ne var ki, atı Destan’ı da bir gün çalacaklardır.
Kitabın son öyküsü “Teppe Dayı”. Bütün gün sert tütün içen, tütün dumanıyla sararan dişlerini bulaşık deterjanı ile fırçalayan Toppe Dayı, Anadolu’da sıkça rastladığımız güzel insanlardan birisidir. Sevgi doludur. Kayısıcılara, meyve sandıkları düzüp satarak geçimini sağlayan biridir. Kekliklere düşkündür çok. Boy boy çubuklu kafeslerde kınalı keklikler besler. Keklik avlar. Yaşamında keklik sesiden başka müzik sesi duymamıştır Teppe Dayı.
Bir gün “Şah” adını verdiği, çok sevdiği, parlak tüylü dostu kekliği ölünce, Teppe Dayı da daha fazla yaşayamayacaktır.
Copyright by Osman Sahin. All rights reserved.
Bütün yayın hakları ve fotoğraflar Osman Şahin'e aittir.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Webdesign by Buket Sahin
OSMAN SAHIN - Edebiyat & Sinema
Goztepe, Istanbul
Turkey
ph: 216.363.5676
osman